confessions

alfa

Admin  · 9 Ocak 2018 Salı

  1. toplam giri 632
  2. takipçi 12
  3. puan 5998

eski yıldız sözlük

hiyelkar
yaklaşık on yıl öncesinde tayyipist vs antitayyipist kavgalarından dolayı son derece gergin dönemler yaşarken ciddi trol saldırılarına uğramış ve hızlı günlük tekil girdi kaybı yaşamış sözlük oluşumu. facebookun günden güne artan popülerleşmesiyle bütün sözlük ve forumları vuran kasırga ise son darbeyi vurmuştur.

bir de bundan önce ytüsözlük gibi bir şey vardır ki yaşamı bir kaç ay sürmüştür.

öğrenci milletinden yazar olmaz

albino aborjin
sözü kimin söylediğine değil de bizzat söylenen sözün kendisine bakan insanın günden güne azalmasıyla doğru orantılıdır; yorumun değil bilginin ve gündemin paylaşıldığı yer olunca sözlükler bir ek sözlük, as sözlük vs. sözlük yazarından yazarlık dersi bile öğrenebiliriz sözlüğün 'sözlük' yazarın 'yazar' olabilmesi için.
tabii bunları söylemek gerçekçi bir yaklaşımdır, keza çağına ayak uyduramayan -bunu benimsemese bile rol yapmayan- erkeğin erkekliğinden bahsedilemez. bir öncü çıkacak, çağını kavrayacak, kendini sevdirecek ya da kendisinden korkulacak bir kişi; karizmatikliğinin ve idaresinin ve tabi bu ortam için olmazsa olmaz yırtık -kurbana pabucunu çıkarttıran- yazarlığı ile kitleleri etkileyip yeni bir sözlük anlayışının öncüsü olacaktır.
çok troll durdu yazı, ya da idealistin kendi realistliğini meşru bir idealistlik düzeni görmesi gibi trajik-bilimsel patetik de diyebilirz. maksadım bu değil elbet.ya sözlük spotun mezarlığına gömülünür ya başkaları gibi olunur ya da değişimin öncüsü olunur ya da- bu son ya da- bunlar yaşanırken izlenen olunur.

benzetmeler, alıntılar.
politika bilimi- münci kapani
bodin- devletin altı kitabı machiavelli-ilp rens
trevanian 20. mil
weber otorite tipleri -karizma-

sayın çevre bakanım arz ederim

fadiyez
poşeti 25 kuruştan 15 kuruşu çevre temizliğinde kullanılmak üzere .. icraatınızla gönüllere yerleştiniz ya sayın bakanım ,bana da size şu iki yüzlüğü arzetmek düştü , sayın gönüllerin bakanı .
ingiliz'in çöpünü işleyecek tesislerin kaynağı bu 15 kuruş mu yoksa ?
kısa bir hesap yapalım mı sayın bakanım ; kişi başı poşet kullanımı 440 poşet çarpı 85 milyon kişi *suriyeliler de dahil * çarpı 15 kuruş ,bizi hakkıyla ingiliz çöpçüsü yapar mı ?
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45914071?SThisFB&fbclid=IwAR2gpC9SO4e0hNztz_22hwQphXOtDpMJV62bQyPdnj7dVVJBzefZ3xqcugY

estonya feribotu sendromu

fadiyez
1980 yılında Almanya MayerWerft tersanesinde inşa edilen Estonya Feribotu battı 852 yolcu öldü.137 kişi bu kazadan kurtuldu.Kıyıya yakın bir mesafede su alması nedeniyle yatarak batan feribot,gemi mühendsleri tarafından aileleriyle görüşüp geçmişlerini incelediler.

Ölenlerin %98'inin çok iyi yüzme bildiklerini belirleyen uzmanlar son olarak kazadan kurtulanlarla görüştüler.Ortaya çıkan sonuç şuydu:
Feribot 28 Eylül gece 00.50'de sert dalgalar nedeniyle su almaya başladı.Feribota giren sular 50 cm yüksekliğe ulaştı ve feribot yan yatmaya başladı.

Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başladı. Ancak 987 yolcudan sadece 137'si su almaya başlar başlamaz feribotu terk etti. Geri kalan 852 yolcu ise, gemi kaptanının “Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feribotundasınız” sözlerine kanarak su boşaltma işlemini izlediler.

Saatler ilerledikçe feribot daha da yattı ama 852 yolcu izlemeye devam etti saatler 01.50'de tamamen sulara gömüldü.Feribotun su aldığını ve yan yatmaya başladığını görmelerine rağmen son saniyeye kadar izleyenler psikoloji ders kitaplarında “Estonya Feribotu Sendromu” olarak yeralmıştır.

Halen o insanların davranış şekillerine psikoloji bilimi mantıklı bir açıklama getirememiştir. İşte Türkiye'de de bugün Estonya Feribotu Sendromu yaşanıyor.
Gerek Türkiyedeki gerekse dünyadaki ekonomi uzmanları Türkiye'de bir krizin geldiğini, şu an yaşanmaya başlandığını örneklerle anlatıyor.

Faizlerin yükselmesi, dövizin Merkez Bankası'nın çabalarına rağmen düşmemesi, işsizliğin artması, her yıl artan dış borç, 70 milyonluk ülkenin 60 milyonunun borç batağında olması ve daha birçok kriter, Türkiye'de yaşanması muhtemel bir ekonomik faciayı işaret ediyor.
Açıklanan verilerde görüyoruz ki tüketici ve konut kredilerinde rekor kırıldı. Halk, bankalardan sanki bedava veriliyormuş gibi kredi çekip 200 bin liralık evi 400 bin liraya aldı , bir televizyonu olan ikincisini 12 ay taksitle aldı.5 yıldızlı tatilköyünde 5 gün tatil için 12 ay borçlandı.

Bir tarafta sıcak paranın artık gelmemesi nedeniyle ekonomiyi bir türlü derleyip toparlayamayan bir hükümet, diğer tarafta felaketi görüp de “Bize bir şey olmaz” diyerek izleyen kahraman (?) Türk halkı.
Yabancılar bir gün sonrasını bile karanlık görüp gemiyi terk ederken halkımız tıpkı Estonya Feribotu'ndaki 852 kişi gibi batışı seyrediyor. Üstelik can yeleğini takmadan yani harcamalarını kısıp tasarruf yapmadan.
kimsenin vatanını terketmesine gerek yok ama bu şartları türk insanına dayatan iktidar partisine seçimlerde bir mesaj vermek hak olmuştur . poşeti bire parayla satan ,bunun 15 kuruşunu develetin kasasına aktaran ,devleti şirket gibi vatandaşını her istediğinde yolunacak kaz gören bir hükümetin yerine kim olursa olsun gelmelidir.bunu fransa'daki gibi sarı yelekliler gibi yapalım da demiyorum ama bu seçimde oy verecek olan yine bizleriz.her seçimi kayıpsız atlatmanın verdiği rahatlıkla vatandaşı yine yolabiliriz ve kimsenin sesi çıkmaz zihniyeti devam eder .

Bir gün Feribot Sendromu'nu inceleyen davranış psikolojisi uzmanları, Türk insanının rahatlığını ve cesaretini de analiz ederler...

sözlükte kafa arkadaşlıklar kurmak

fadiyez
sözlüklerden sevgili kaldırmaya çalışan yazarlara tepki başlığıdır .buradan 3 yazar arkadaşla tanıştım ve özelde de buluşuyoruz . sözlük ortamına sevgili düşürülecek ortam diye değil de ,sağlam arkadaşlar edinebilirim mantığıyla bakmak daha iyi olur diye düşünüyorum .hem kimse kimseyi de rahatsız etmemiş olur

sünnet

evrenos
1- biz müslümanların peygamberi hz. muhammed aleyhisselam'ın söylediği sözler ve yaptığı işler veya başkası söylediğinde ve yaptığında tasvip ettiği, onayladığı, hoş gördüğü söz ya da davranışlardır.

müekked ve gayri müekked olmak üzere ikiye ayrılır;
müekked olanı peygamberimizin sürekli işlediği, nadiren terk ettiği sünnetlerdir.
gayri müekked olanı ise ara sıra terk ettiği sünnetlerdir.

sünneti terk etmek günah değildir fakat işlemenin sevabı büyüktür.

2- hijyen için şart olan tıbbi bir işlem. aynı zamanda adı gibi sünnettir.
bilmeden hakkında atıp tutanların araştırıp neyin ne olduğunu öğrenmelerini tavsiye ederim. zira bilmemek değil öğrenmemek ayıptır.

türk eğitim sistemi

alakalı biri
eğitim sistemimizin yapboz sistemi olmasının nedenlerini inceleyeyim dedim ve hiçbir kaynakta toplu bulamayacağınız bir çalışmamı paylaşıyorum.incelediğinizde göreceksiniz ,insanlık tarih boyu en ideal eğitim sistemini araştırmış ve bulamamıştır.
EĞİTİM, dar tanımıyla yeni kuşakların gerekli bilgi, beceri, deney ve değerleri elde etmeleri ve kişiliklerini geliştirebilmeleri amacıyla sürdürülen etkinliktir. Geniş tanımıyla eğitim, okul öncesinde aile ve çevrede başlar , okul sırasında ve yaşamın tüm evrelerinde sürer. Çağlar boyunca kültürel, toplumsal ve ekonomik gelişmenin gerektirdiği insanların yetiştirilmesi için eğitim gerekli olmuştur. İlk insan topluluklarında çocukların topluluğun becerilerini, geleneklerini ve inançlannı benimsemesi, yetişkinlerin avlanma, ekip biçme, yemek pişirme gibi eylemlerine katılma yoluyla oldu. Başlangıçta, bütün toplumsal çevre ve etkinlikler eğitici işlev görürken, yetişkinlerin tümü de öğretmen konumundaydı.
Toplumlar karmaşıklaştıkça yeni kuşaklara aktarılacak bilgi birikimi de arttı. Bu gelişmelerin sonunda eğitimin okul adı verilen kurumlarda, uzman kişilerin aracılığıyla yürütülmesi gerekli oldu. Eğitim ve eğitim kurumları toplumsal gelişmenin önemli bir parçası durumuna geldi.

Eski Uygarlıklarda Eğitim

Mezopotamya uygarlığında eğitim alanında etkin olan rahipler bilgili ve aydın kişilerdi. Çocuklara ilk aşaması okuma, yazma ve din bilgisi olan, daha ileri yaşlarda ise hukuk, tıp ve astrolojinin öğretildiği bir eğitim verilirdi. Okullara toplumun alt sınıflarından kişilerin çocukları gidemezdi. Okula gidebilen çocuklar yazıcı, kütüphaneci ve öğretmen olmak üzere yetiştirilirdi. Ayrıca rahip yetiştirmek için tapınak sayısı kadar çok sayıda okul bulunuyordu.
Eski Mısır'da ise devlet görevlilerinin ve rahiplerin denetiminde iki tür okul vardı. Beş yaşında okula alınan erkek çocuklar önce okuma yazma öğrenir; 13-14 yaşına gelince ileride çalışacakları yerlerde pratik eğitim görür; rahipliğe ayrılanlar ise 17 yaşından sonra özel okullara giderlerdi. Bu okullarda ezbere dayalı bir eğitim, sıkı bir disiplin ve dayak vardı. Arkeologların Mısır'da bulduğu kil bir tablette "Beni dövdün, bilgi kafama girdi" yazılmıştı. Okullarda tıp, matematik ve geometri gibi bilim dallarında eğitim verilirdi. Mimarlık, mühendislik ve heykeltıraşlık ise okul dışında, ustalardan öğrenilirdi.
Bugün Çin'de geçerli harflerin çoğu bundan 3.000 yıl önce bulunmuştu. Daha önce söz edilen uygarlıklardan farklı olarak Çin'de ahlaksal duyarlık aşılayan, kişinin başkalarına ve devlete karşı görevlerini öğreten bir eğitim anlayışı vardı. Uygarlığın başlangıcında bile uyumlu insan ilişkilerine, müziğe ve dinsel törenlere verilen önem eğitimde de kendini gösteriyordu.
Amerika'da Kolomb öncesi uygarlıklara ilişkin arkeolojik bulgular pek ipucu vermiş: yorsa da Mayalar'ın ve İnkalar'ın çok gelişkin takvimler kullanmış olmaları astronomi ve matematikte çok ileri gittiklerini gösterir. Aztekler'in yapmış oldukları görkemli tapınaklar ve Mayalar'ın karmaşık yapı sistemi de iyi bir eğitimin kanıtlarıdır. Bu uygarlıklarda eğitimin amacı meslek bilgisi vermek ve kişiliğin gelişmesine yardımcı olmaktı.
En eski uygarlıklardan birinin beşiği olan Hindistan'da birbirinden katı kurallarla ayrılan sınıflar vardı (bak. KAST). BU sınıflardan din adamı Brahmanlar toplumda saygın bir konuma sahipti; çünkü din ahlakı, felsefeyi, hukuku ve yönetimi kapsayıcı bir nitelikteydi. Eğitim de bu nedenle dinden kaynaklanıyordu. Çocuklar yedi yaşına kadar evde, yediden 16'ya kadar okulda, 16'dan sonra da, ünlü düşünürlerin ve öğretmenlerin ders verdiği kurumlarda okurlardı. Öğretim kızlara yasaklanmamıştı, ama kız çocuklar genellikle evde eğitilirdi. Çocukların eğitileceği konular için¬de bulundukları kasta göre değişirdi. Ne var ki, hangi kasttan olursa olsun öğrencinin sade bir yaşam sürmesi, sert bir yatakta yatması, süsten kaçınması beklenirdi. Hindistan'da Budacılık'la birlikte eğitimde sınıflar arası ayrım kalktı. Manastırlar başlıca eğitim merkezleri durumuna geldi.
Yahudiler'de eğitim aile içinde, annenin çocuklara temel bilgileri öğretmesiyle başlardı. Baba ise oğullarını toplumun törelerine uygun biçimde eğitir, onlara din eğitimi verir ve el becerileri öğretirdi. Amacı din bilgisi vermek olan okullarda Tevrat öğretilir, okuma, yazma ve matematik dersleri verilirdi. Eğitimin dine dayalı olması İS 70'te Kudüs' teki tapınak yıkıldıktan ve Yahudiler dağıldıktan sonra da ulusal birliğin korunmasına yardımcı oldu.

Eski Yunan'da eğitim jimnastik ve müzik yoluyla insanın çok yönlü gelişimini amaç edinmişti. Sparta'da çocuklar yedi yaşına kadar ailenin yanında kalır, yedi yaşından sonra da devlete ait eğitim kurumlarına gönderilirlerdi. Bu kurumlarda 30 yaşına kadar okuma, yazma ve matematiğin yanı sıra, savaş ve devlet yönetimi üzerine de eğitim görürlerdi. Atina'da eğitim, Sparta'nın tersine bir devlet işi olarak değil, özel kişilerin işi olarak özgür bırakılmıştı. Bu kişilerin açtığı okullarda müzik, jimnastik dersleriyle birlikte edebiyat, dil bilgisi, matematik ve felsefe gibi dersler de okutuluyordu. Bir okullar kenti olan Atina'da eğitim iki yıllık askerlik dönemi ile sona ererdi. Yunanlı filozof Platon, Cumhuriyet adlı kitabında devletin görevlerinden biri olmasını öngördüğü eğitimde erdem ve bilgeliğin öneminden söz eder. Platon ile birlikte öbür Yunan filozoflarının düşünceleri birçok batı ülkesinin eğitimi üzerinde etkili olmuştur.

Eskiçağın ikinci önemli merkezi olan Roma'da eğitim, Eski Yunan'daki gibi kuramsal olmayıp yaşamın gereklerine yanıt verecek biçimde düzenlenmişti. Roma'da eğitimin amacı iyi yurttaş yetiştirmekti. Bu görevi aile kurumu yüklenmişti. Kız çocuklar evde annelerinin yanında ev işlerini öğrenir, erkek çocuklar önce babalarıyla birlikte çalışır, daha sonra da bir ustanın yanında meslek öğrenirlerdi.

Öğrencileri sınıflara ayırma yöntemi ilk kez Roma'da uygulanmış, daha sonra da tüm imparatorluğa yayılmıştı. Bu okullarda okuma, yazma, edebiyat, konuşma sanatı ve Latince öğretilmekteydi.
Bizans İmparatorluğu'nda yalnızca varlıklı kesimlerin çocuklarının okula gitme olanağı vardı. Okullarda Homeros'un yapıtları okutulur, matematik, dil bilgisi ve din dersleri verilirdi. Manastırlar ise başlı başına dinsel eğitime ağırlık veriyordu. Konstantinopolis (bugün İstanbul), İskenderiye ve Antakya'da üniversiteler vardı. Bu üniversitelerde beşeri bilimler, Yunan klasikleri, konuşma sanatı, dil bilgisi, felsefe, geometri, astronomi, mantık ve şiir yazma dersleri verilirdi.
İslam dünyasında Abbasi yönetimi sırasında bilim ve eğitimin en parlak dönemi yaşandı. Platon, Aristo, Hipokrat gibi bilim adamı ve düşünürlerin yapıtları Arapça'ya çevrildi. Dinsel eğitimin yanı sıra, teknik gelişmelerin hızlanmasına yol açan eğitim sürecinde sulamanın, mimarlığın, dokumacılığın, kâğıt üretiminin ve bakırcılığın geliştirilmesine önem verildi. Ortaçağda Bağdat, Kurtuba, Sevilla üniversiteleri ünlü araştırma merkezleri konumundaydı. Bu öğrenim kurumlarında cebir, trigonometri, kimya, fizik, astronomi, tıp, mantık, coğrafya, siyaset, hukuk ve din gibi konularda eğitim yapılıyordu. Ne var ki, yaklaşık 350 yıllık bu yaratıcı dönem 11. yüzyılda sona erdi.

Ortaçağ Avrupa'sı

Ortaçağda 768-814 arasında Avrupa'nın büyük bir bölümüne egemen olan İmparator Şarlman tarih, felsefe, fen gibi konularda eğitimin yaygınlaştırılmasına çalıştıysa da bu çağda eğitimin temel öğesi din adamı yetiştiren manastırlardı. Bu manastırlarda okuma, yazma ve aritmetik gibi temel bilgilerle birlikte Latince dualar, dinsel metinler ve ilahiler öğretilirdi. Böylece Eski Yunan'dan başlayarak insanı çok yönlü olarak yetiştirmeyi amaç edinmiş eğitimin yerini, insanı tek boyutlu yetiştirmeyi amaç edinen dinsel bir eğitim aldı.
12. ve 13. yüzyıllara gelindiğinde bazı kentlerde ilk üniversitelerin çekirdeği olan ve bilimsel tartışmaya ağırlık veren kuruluşlar ortaya çıktı. Bunlar arasında İtalya'da Bologna, Fransa'da Paris, İngiltere'de Oxford ve Cambridge sayılabilir. O dönemde bu üniversiteler kadınlara kapalıydı.

Rönesans ve Reform

Avrupa'da 14. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Rönesans insanı temel alan görüşün yeniden önem kazanmaya başladığı bir dönemdir. Eğitimin amacı her yönüyle gelişmiş insanın yetiştirilmesiydi. Bu dönemdeki Hümanizm Akımı da eğitimin merkezine, Tanrı ya da kilise öğretileri yerine, insanı koymuştur . Ortaçağın geleneksel, baskıcı eğitim yapısı Rönesans'la birlikte yerini giderek liberal bir eğitime bıraktı. Okullarda Yunan klasikleri yeniden okutulmaya başlandı. Yeni keşiflerle bilim dünyası zenginleşti. Ama gene de kurumsal eğitimin içeriği ortaçağ eğitimine benziyordu. Dil bilgisi, konuşma sanatı, mantık, geometri, aritmetik, müzik ve astronomi derslerine ek olarak tarih, beden eğitimi dersleri verilmeye başlandı. Yoksul kesimler bu dönemde de eğitimden yararlanamıyordu.
Avrupa'da 16. yüzyılda başlayan Protestan reformunun eğitim üzerinde kalıcı bir etkisi oldu. Protestanlar her ülkenin kendi inancını seçme hakkı olduğunu savunuyorlardı. Ulusçuluk düşüncesinin güçlenmesine yol açan bu akımın etkisiyle Protestanlık'ı benimseyen ülkelerde okullar giderek ulusal birlik sürecinde önemli işlevler yüklendi. Ayrıca eğitiminin yaygınlaşmasına önem veren Protestanlar pek çok ülkede, yoksul kesimden çocukların eğitimi için yeni okullar açtılar. Katoliklik inancına bağlı kalan ülkelerde ise Katolik Kilisesi eğitimin denetimini elinde tuttu.

Çağdaş Eğitime Doğru

17. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'da hızı giderek artan yeni toplumsal ve ekonomik gelişmelerle birlikte, ilerici düşünceler de etkisini göstermeye başladı. Avrupalılar'ın uzak denizlere açılması ve Sanayi Devrimi'nin gerçekleşmesi sonucu ticaret gelişti, ulusal zenginlikler arttı. Sanayi Devrimi'yle birlikte köylerden kentlere kitlesel göçler oldu. Büyüyen kentlerde Fransız Devrimi'nin yaygınlaştırdığı eşitlikçi düşünceler, hak eşitliği istemini gündeme getirdi. Eğitim de içinde olmak üzere, sıradan insanın toplumsal gereksinimlerinin karşılanması yönünde toplumsal baskılar başladı. Yeni eğitim arayışları içinde eğitimin devlet eliyle sağlanması uygulamalarına geçildi. 19. yüzyılın başında Fransa ve Almanya'da parasız okulların yalnızca yoksullara değil, herkese açık olması gerektiği düşüncesi yaygınlaştı. Toplumsal ve ekonomik gelişmeler nedeniyle okul programlarının da değişmesi gerekti. Okullarda öğrenci sayısı arttıkça öğretmen eksikliği yüzünden başarılı öğrencilerin arkadaşlarını eğitmesini öngören grup eğitimine geçildi. Buradan da çocukları yaşlarına göre sınıflara ayırma yöntemi uygulanmaya başlandı.
18. ve 19. yüzyıllar, yeni eğitim ilkelerinin biçimlenerek bazı yerlerde yaşama geçirilmesi, okulların ve sınıfların yeni bir anlayışla düzenlenmesi açısından çok canlı bir dönemdir. Jean-Jacques Rousseau'nun, çocuğun doğal bir ortamda yetişmesine yardımcı olmak gerektiği yolundaki savı, öğretmen-öğrenci ilişkilerinin köklü bir biçimde değiştirilmesini öngörüyordu . Rousseau'nun yeni eğitim anlayışına Johann Pestalozzi ve Friedrich Froebel sahip çıktı.

İsviçreli bir eğitimci olan Johann Pestalozzi (1746-1827) çağdaş ilkokul eğitiminin öncüsüdür. 1774'te Zürich'te bir yetimhanede uygulamaya başladığı çocuk eğitimine ilişkin yöntemlerini daha sonra 20 yıl süreyle yöneticiliğini üstlendiği bir yatılı okulda geliştirdi. Daha çok yoksul çocukların eğitimiyle ilgilenen Pestalozzi "kafanın, yüreğin ve bedenin uyumu"nu vurgulayarak beden eğitimine, el işlerine ve oyuna büyük önem verdi.

Çocuk yuvalarının kurucusu Fredrich Froebel (1782-1852) ise ilk çocukluk döneminde oyunun yararı üzerinde durdu. Küçük çocukların oyunu ne kadar ciddiye aldıklarının farkına vardı ve onları oynarken eğitmenin yollarını aradı. Oyun, çocuğun gelişiminde renkleri, ayrımları, ilişkileri kavramasını sağlıyordu .
Maria Montessori (1870-1952) de 20. yüzyılın başında, küçük çocukların gerek beden, gerek ruh sağlığı için büyüklerden değişik bir ortamda yetiştirilmeleri gerektiğini savundu. Düşüncelerini uygulamaya koyarak, çocukların boylarına uygun masa ve iskemleler, becerilerini geliştirmeleri için özel oyuncaklar sağladı. Montessori'nin çocuk eğitimi konusundaki gözlem ve deneye dayalı uygulamaları zaman içinde bir eğitim yöntemi olarak anaokullarından başka ilk ve ortaokullara da yerleşti.
20. yüzyılda dünyanın hemen hemen her yerinde öğrenci sayısında geçmişe göre büyük bir artış görüldü. Eğitimin çeşitli basamaklarında neler öğretilmesi gerektiği; televizyon, teyp ve bilgisayarların en yararlı biçimde nasıl kullanılacağı yolunda tartışmalar gündeme geldi. Psikoloji alanındaki gelişmelerden yararlanan eğitimciler, çocukların baskı altında yetişmelerinin önünü alacak ve öğrenmeyi zevkli bir uğraş haline getirecek yeni denemelere giriştiler. ABD'li eğitimci John Dewey çocukların yaparak öğrendikleri deneme okulları kurdu . Az sayıda öğrenciyi kapsamına alan bu gibi okulların yaygınlaşması I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla yavaşladıysa da 1930'larda yeniden canlandı. Bu okullarda çocuklar öz yönetim örgütlenmelerinde, spor, tiyatro, araştırma gibi alanlarda sorumluluk almaya özendirildi; öğrencilere yaratıcı etkinlikler ve araştırmalar için uygun ortam sağlandı; çocuk yönetilmekten çok yönlendirildi.
Eğitimin toplum gereksinimlerine göre planlandığı sosyalist ülkelerde ülkenin sanayileşmesine ve kalkınmasına yardımcı eğitim programları yapılır. Çocuklar eğitimin çeşitli basamaklarında yeteneklerine ve becerilerine göre yönlendirilir. Eğitimin önü kapalı olmayıp, her yaşta meslekte ilerleme ya da meslek edinme olanağı vardır. SSCB'de Ekim Devrimi'nden sonra eğitimin hızla yaygınlaştırılmasına ve bazı yeni denemelere girişildi. Bunların en ilginçlerinden biri Anton Makarenko' nun (1888-1939) suçlu çocukları topluma kazandırmak için bu çocuklarla birlikte kurduğu üretime yönelik eğitim kurumlarıydı.
Eğitime ilişkin denemelerden biri de İsrail' de gerçekleşti. İlki 1909'da kurulan, yönetiminin üyelerce paylaşıldığı kibutzlarda çocuklar ana babalarından ayrı, topluca bakılır ve eğitilir.
Günümüzde, dünya nüfusu içinde büyük bir ağırlığı olan az gelişmiş ülkelerdeki çok düşük okuma yazma oranlan, bu ülkelerin önemli bir temel eğitim sorunuyla karşı karşıya bulunduğunu göstermektedir. Oysa herkese parasız eğitim hakkı yalnızca İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde değil, bu ülkelerin anayasal belgelerinde de yer alır. Bu sorunun çözümü ise hükümetlerin eğitim alanına büyük miktarlarda para ayırmasından geçmektedir. Bu önemli sorunun yanı sıra eğitim alanında kadın-erkek eşitsizliği de sürmektedir. Dünyanın birçok yerinde kadınlar, üzerlerindeki toplumsal, siyasal ve ekonomik baskıların görece azalması sonucu, eğitim olanaklarından daha çok yararlanmakla birlikte, gelişmiş ülkelerde bile kızların eğitimlerini sürdürme şansının erkeklere oranla daha az olduğu gözlenmektedir.


Osmanlılar'da Eğitim
Osmanlı döneminin başlıca eğitim kurumları sıbyan mektepleri ile medreselerdir. Vakıflar eliyle kurulan bu okulların dışında kalan, saraydaki enderun mektebi ile askeri alanda eğitim veren acemi oğlanlar mektepleri özel amaçlı eğitim kurumlarıdır.
En yaygın eğitim kurumlan olan sıbyan mektepleri günümüzdeki ilkokulların karşılığı sayılabilir. Ama bu okulların öğretim programlan alfabe, Kuran, Türkçe, çeşitli dinsel bilgiler ve güzel yazı gibi sınırlı sayıdaki dersten oluşuyordu. Sonraları mahalle mektebi olarak da nitelenen bu okullar, halkın temel okuma yazma gereksinimine bir ölçüde de olsa cevap veren kurumlar olduklarından, daha çağdaş okulların açıldığı Tanzimat döneminde bile varlıklarını korumuşlardır.
Osmanlı döneminde, eğitimin bundan sonraki aşamasını oluşturan medreseler dinsel temele dayalı öğretim kurumlarıydı. Medreselerin çeşitli basamakları vardı. Anadolu ve Rumeli'nin hemen hemen her kentinde ve kasabasında bulunan medreselerin çoğu ortaokul ya da lise düzeyinde öğretim yapan kuruluşlardı. Buraları bitiren öğrenciler yüksek öğrenim için Edirne, Bursa, İstanbul gibi büyük merkezlerdeki medreselere giderlerdi. En üst düzeyde öğretim yapan kurumlar İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye medreseleriydi. Süleymaniye'de tıp eğitimi veren bir Tıp Medresesi de vardı. Ortaokul ve lise düzeyindeki medreseleri bitirenler genellikle imam, hatip, müftü ve sıbyan mektebi öğretmenliği gibi görevlere atanırlardı. Daha yüksek medreseleri bitirenler ise mahkemelerde her türlü davaya bakmak üzere kadı ya da medrese öğretmeni yani müderris olurlardı. Çeşitli devlet dairelerinin memur gereksinimi de gene medreseler¬den karşılanırdı.
Ekonomik ve toplumsal yapıdaki bozulmaya bağlı olarak vakıf gelirlerinin azalması, öğrenci sayısındaki hızlı artış sonucu eğitim düzeyinin düşmesi gibi nedenlerle medreseler 17. yüzyıl¬dan sonra gerilemiş ama geleneksel eğitim kurumları olarak varlıklannı Cumhuriyet dönemine kadar sürdürmüşlerdir.
Osmanlı Devleti 18. yüzyılda Avrupa devletlerinin üstünlüğünü hemen hemen her alanda görmeye başlayınca iç düzeninde değişiklikler yapma gereksinimi duydu. Batının üstünlüğü önce askeri alanda kendini gösterdiği için ilk değişiklikler de bu yönde oldu. I. Mahmud döneminde (1730-54) 1734'te İstanbul'da fen bilimleri öğretimi temeline dayalı Humbarahane (Topçu Mühendisliği Okulu) kurma girişiminin yeniçerilerin karşı çıkmaları sonucunda başansızlığa uğramasına karşın yenileşme çabaları sürdü. 1773'te Deniz Mühendishanesi'nîn, 1793'te de Kara Mühendishanesi'nin kurulması bu yoldaki mücadelenin sonucudur. Daha kapsamlı yeniliklerin yapıldığı II. Mahmud dönemi (1808-39) eğitim düzenindeki değişmeler bakımından da önemlidir. II. Mahmud 1824'te ilköğretimi herkes için zorunlu kılan bir ferman çıkardıktan sonra, 1826'da çağdaş tıp öğrenimi için Tıphane'yi, 1834'te de yeni ordunun subay gereksinimini karşılamak amacıyla Harp Okulu'nu kurdurdu. Mesleki ve askeri eğitimin yanı sıra sivil eğitime de devlet eli gene onun döneminde uzandı. İlki 1838'de açılan rüştiyeler, sıbyan mekteplerinin yetersiz görülen eğitimine karşı daha düzeyli bir eğiti vermeyi amaçlıyordu. İlk ve ortaokul öğreti¬mini kapsayan temel eğitim kurumları olarak düşünülen rüştiyeler, Tanzimat döneminde ilköğretimin ayrıca örgütlenmesinden sonra, orta öğretimin ilk basamağını oluşturan okulla¬ra dönüştüler.
Tanzimat döneminde eğitim alanında da birçok köklü değişiklik gerçekleştirildi. En başta, II. Mahmud döneminde başlayan, eğitimin devlet eliyle örgütlenmesi kurumlaştınldı. 1845'te Maarif Meclisi'nin oluşturulmasıyla başlayan bu gelişme 1857'de Maarif-i Umumiye Nezareti'nin (Genel Eğitim Bakanlığı) kurulmasıyla sonuçlandı. 1869'da yayımlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'yle (Genel Eğitim Tüzüğü) eğitim örgütünün iç işleyişi kesin kurallara bağlandı; her düzeydeki okulun uygulayacağı öğretim programı belirlendi. Öğretim kademeleri batıdaki örnekleri gibi ilk, orta ve yüksek olarak üçe ayrıldı. İlkokullar yaygınlaşıncaya kadar sıbyan mektepleri öğretimin birinci basamağı olarak düşünüldü ve öğretim programlarında yeni düzenlemelere gidildi. Rüştiye (ortaokul) ve idadi (lise) olmak üzere iki basamaklı orta öğretim kurumları İstanbul'dan başlanarak, Osmanlı ülkesinin her yanında yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Bu yeni kurumların öğretim programlarını uygulayacak öğretmenlerin yetiştirilmesi amacıyla da her basamak için ayrı öğretmen okulları açıldı. Aynca çeşitli alanlardaki mesleki ve teknik öğretmen gereksinimini karşılayacak orta ve yüksek düzeyde birçok okul kuruldu. Kız çocuklarının eğitimi de ilk kez Tanzimat döneminde gündeme gelmiş, daha çok orta öğretim düzeyinde ayrı kız okulları, öğretmen ve meslek okulları açılmıştır. Tanzimat döneminde gerçekleştirilen önemli bir yenilik de çağdaş bir yüksek öğretim kurumu olan üniversitenin kurulmasıdır. 1845'te açılmasına karar verilen Darülfünun (üniversite) ancak 1863'te İstanbul'da öğretime başlayabildi; ama medreselerin tepkisi yüzünden fazla yaşayamadı. 1870'te ikinci kez açılan üniversitenin de ömrü kısa oldu; en sonunda 1900'de kurulan üniversite bir daha kapanmadı. Tanzimat döneminde görülen yeniliklerden biri de, gereksinim duyulan alanlarda teknik ve öğretici eleman yetiştirmek amacıyla üniversiteye ilk kez batıdan öğretim üyesi getirtilme-sidir. Gene bu yıllarda medreselerde Arapça' nın yanı sıra Türkçe ve Farsça okutulmaya başlandı. II. Meşrutiyet ayrıca eğitim sorunlarının geniş biçimde tartışıldığı, eğitimle ilgili birçok kitap ve derginin yayımlandığı bir dönem oldu.
Mütareke ve Kurtuluş Savaşı döneminde (1918-23), her alanda olduğu gibi eğitim alanında da çeşitli zorluklar yaşanmıştır. Mustafa Kemal bu zorlu savaş sırasında bile, eğitime verdiği önemin bir göstergesi olarak 1921'de Ankara'da I. Maarif Kongresi'ni toplamış, kongreye katılan öğretmenlerden "milli bir eğitim sistemi" yaratmalarını istemiştir.


Cumhuriyet Türkiye'si
1923'te toplanan I. Heyet-i İlmiye'de (Eğitim Kurulu) eğitim ilk kez bütünüyle ele alınarak, planlı bir eğitim sistemi kurma çalışmaları başladı. Bu çalışmalar daha sonra 1924 ve 1926'da toplanan 2. ve 3. eğitim kurullarıyla sürdürüldü. Atatürk, çağdaş Türkiye'nin laik eğitime dayandırılması gerektiğine inanıyordu. İlköğretimin yaygınlaştırılması ve her çocuğun parasız okuması için yasa 1913'te çıkarılmıştı; ama bunun uygulanması kolay olmadı.
Cumhuriyet dönemi eğitiminin düzenlenmesinde, 1924'te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun (öğretimin birleştirilmesi yasası) önemli bir yeri vardır. Bu yasaya göre bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Ulusal ve laik bir eğitim sistemi benimsenerek, eski dinci yapı terk edildi. Medreseler kapatılarak, din işleri devlet örgütü içinde yer alan bir kuruluş yoluyla yürütülmeye başlandı. 1926'da ilk kez kız ve erkek çocukların birlikte eğitim gördüğü karma okullar açıldı.
1928'de Arap alfabesi yerine Latin harfleri kabul edildi. 1930-40 arası, eğitimin toplum¬sal gelişme ile birlikte ele alındığı bir dönem oldu. Açılan Millet Mektepleri'ne 15-45 yaş arasındaki tüm yurttaşların gitmesi zorunluluğu getirildi. 1933'te Milli Eğitim Şurası oluşturuldu. Eğitim sisteminin düzenlenmesi ve çağın gereğine uygun biçimde yenileştirilmesi çalışmalarını sürdüren şuralar 1988'e kadar 14 kez toplandı.
1933'te tüm din dersleri okul programlarından çıkarıldı. Ne var ki, bu dersler 1949'da ilköğretim, 1956'da orta öğretim programlarına seçmeli ders olarak yeniden kondu. 1982'ye kadar "-seçmeli" olan din kültürü ve ahlak dersi, 1982 Anayasası'yla ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına girdi. Bunun yanı sıra bugün Türkiye' de din eğitimi imam hatip okulları, Kuran kursları, Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat Fakültesi'nde verilmektedir. Orta öğretimde din eğitimi görenler üniversitelere girebildikleri için bu eğitim artık yalnızca din görevlileri yetiştiren bir meslek eğitimi olmaktan çıkmıştır.
1933'te Darülfünun (üniversite) bir yasa ile kaldırılarak İstanbul Üniversitesi kuruldu. Tam bu sırada Hitler faşizminin baskısı yüzünden Almanya'dan ayrılmak zorunda kalan bazı Musevi kökenli ya da ilerici bilim adamları Türkiye'ye geldi. II. Dünya Savaşı sonra¬sına kadar Türkiye'de kalan bu profesörler, İstanbul ve Ankara'daki üniversitelerimizde görev aldılar ve Türkiye'de yüksek öğretim sisteminin oluşumuna katkıda bulundular.
1946'da yürürlüğe giren Üniversiteler Kanunu köklü bir değişimin başlangıcı oldu. Üniversiteler bilimsel ve idari özerkliği (kendi kendini yönetme yetkisi) olan kuruluşlar durumuna geldi. Bu yasa ile birlikte kurulan Üniversiteler arası Kurul'un görevi, yalnızca üniversiteler arası işbirliğini sağlamak ve ortak sorunların çözülmesine yardımcı olmaktı. 1961 Anayasası ile üniversitelere daha geniş bilimsel ve idari özerklik tanındı. 1981'de ise Milli Güvenlik Konseyi tarafından yeni bir yüksek öğretim yasası çıkarıldı. Bu yasayla kurulan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), Türkiye'de yüksek öğretimi düzenleyen, üniversitelerin bilimsel ve idari çalışmalarını denetleyerek yön veren tek kuruluş oldu.
Atatürk döneminde meslek eğitimi vermek için sanat enstitüleri, ticaret, teknik ve teknik öğretmen okulları açıldı.
Köylerde okuma yazmanın yaygınlaştırılması ve köye uygun bir eğitim sisteminin bulunması için çalışmalar yapıldı. Köy okulunun öteki okullardan farklı olarak üretici bir birim olması, bu okullardan çıkan öğrencilerin köyün gereksinmelerini karşılayacak bir donanıma sahip olmaları gerektiği savıyla 1942'de köy enstitülerinin kurulmasına geçildi. Başarıyla uygulanan bu proje sonucu binalarını enstitü öğrencilerinin yaptığı 21 okul kuruldu. 1946'dan sonra bu enstitüler öğretmen okullarına dönüştürüldü

Türkiye'de Eğitim Sistemi
Ülkemizdeki eğitim sistemi örgün ve yaygın eğitim olarak iki ana bölümden oluşur. Örgün eğitim okul öncesi eğitimi, temel eğitimi, orta öğretimi ve yüksek öğretimi içerir. Yaygın eğitim, çeşitli yaş grupları için okul dışında sürdürülen her türlü eğitim etkinlikleridir.
Okul öncesi eğitim ilköğrenim çağma gelmemiş çocukların eğitimini kapsar. Bu eğitim isteğe bağlıdır . Temel eğitim 7-14 yaşlarındaki çocukların eğitimini kapsar. Beş yıllık zorunlu ilkokul ile zorunlu olmayan üç yıllık ortaokul eğitiminden oluşur. Temel eğitimde amaç, gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkların kazandırılmasıdır. Çocuklar bu dönemde kendi ilgi ve becerileri yönünde bir üst öğrenime hazırlanırlar. Orta öğretim en az üç yıllık öğrenim veren genel, mesleki ve teknik öğretim kurumlarının tümünü kapsar. İlkokulu bitiren her öğrenci isterse orta öğretime devam eder. Orta öğretimde amaç öğrencileri ilgi ve becerileri doğrultusunda yüksek öğretime ya da bir meslek seçmeye hazırlamaktır. Lise düzeyindeki mesleki ve teknik okullar ise öğrenciyi yalnızca mesleğe hazırlar.



Yüksek öğretim, orta öğretime dayalı en az iki yıllık yüksek öğretim veren eğitim kurumlarının tümünü kapsar. Yüksek öğretimin amacı genç kuşaklan ilgi ve becerileri doğrultusunda meslek elemanı olarak yetiştirmektir. Paralı olan yüksek öğretim kurumlarına giriş iki basamaklı merkezi bir yerleştirme sınavı ile olmaktadır. Birinci basamağı kazananlar isterlerse iki yıllık ön-lisans bölümlerine kayıt yaptırabilir, ayrıca ikinci basamak sınavına katılma hakkını da kazanırlar. Öğrenciler ikinci basamakta kendi seçim ve puanlarına göre fakültelere yerleştirilirler. Üniversitelerde öğrenim gören öğrenciler yetenekleri doğrultusunda ve sınav yoluyla bir yüksek öğretim kurumundan öbürüne geçebilirler.
Yaygın eğitim, örgün eğitimin herhangi bir okulunu tamamlamamış, bırakmış ya da bitirmiş tüm yurttaşlara açıktır. Genel ve mesleki-teknik olmak üzere iki ana bölümden oluşur. Yaygın eğitim, örgün eğitimle bir bütünlük sağlayacak biçimde ekonomik gelişmenin gerektirdiği insanları yetiştirmeyi amaçlar.

yıldız sözlük'ün doğum günü

fadiyez
sözlüğün doğum gününü , dinci yazarlar gece ibadeti ve dua ile kutlayacaktır .gececi tayfa ucuz bira ,çerez ikilisiyle boş masa bulduğu herhangi bir mekanda kutlar . öğrenci tayfası ise kendi doğum gününü bile unuttuğu için , herhangi bir anlam atfetmeyecektir. yine de iyi kiiii doğdun yıldııııız ,iyi ki doğdunnn yıldız ,iyi kiii doğduuuun ,iyi kiii doğdun iyi kiii doğdun yıldız diye böğüre böğüre geçiştiriyorum .

yıldız sözlük'ün doğum günü

albino aborjin
nice senelere, ne güzel günleri olmuş, güzel günlere.
bugün şu fotoğraftan fırlama 2 kadın gördüm, bir renault 19 vardı altlarında ağır ağır geçiyorlardı önümden, küpeye saç stiline kadar. 2007 civarının 20li yaşlıları oldukları çok barizdi. bir sigara yakışı vardı, dedim abla beni de al 2 tur attır.

gıdaya paranın yetmemesi

kuaterik
Ev geçindirmeyi düşünenler için insanların parayı ayırdıkları kira, borç vs gibi bölümlerden biri de mutfak ve maaşınızın büyük bölümü buraya gidiyor. Dışarıya çıkıp yemeyi saymıyorum bile sırf ev yemeği yeseniz bile kaliteli ürünler tüketmeniz için çok para harcamanız gerekiyor.
“Evde zeytin yok zeytin”

emily dickinson

alakalı biri
Kimi edebiyat eleştirmenlerine göre Yunan şairi Sappho' nun dışında hiçbir kadın ABD'li Emily Dickinson kadar güzel şiir yazamamıştır. Dickinson 1700'ü aşkın şiir yazdı, ne var ki, ölümünden önce bunların yalnızca yedi tanesi, o da izinsiz olarak yayımlanmıştı. Kapalı ve toplumdan uzak yaşamış bir şair,belki bu nedenle bu denli güzel yazabilmiştir ,kimbilir. Ailesiyle de sınırlı ilişkiler kuran Dickinson, yaşamının son 30 yılında evinin dışına pek çıkmadı.
Emily Dickinson Massachusetts'de, Amherst'de doğmuş. Avukat olan babası bir dönem kongre üyesi oldu. Öğrenimine Amherst' te başlayan Emily, daha sonra Amherst Akademisi'ne, ardından da yükseköğrenim için bir yıl Mount Holyoke'a gitti. Babasını görmek üzere Washington, D.C.'ye yaptığı yolculuk dışında Amhers'ten hiç ayrılmadı.
Gençliğinde canlı ve neşeli bir kişiliği olan Emily, 20 yaşlarında kendi dünyasına çekilerek tüm zamanını şiire verdi ve dostlarıyla sadece mektuplaşarak ilişki kurdu. Kimilerine göre onun kendisini çevresinden bu denli soyutlamasının nedeni, mutsuz bir aşk ilişkisiydi.
Emily Dickinson yazdığı şiirleri el yapımı kitapçıklarda topluyordu. Şiirde geleneksel kuralların dışına çıkarak, yeni biçimler ve koşuk teknikleri denedi. Tanrı, din, ölüm, ölümsüzlük ve sevdayı konu alan Dickinson Amerikan İç Savaşı sırasında dostlarını yitirmenin acısıyla son derece duyarlı, içe dönük ve gerilim yüklü şiirler yazdı. Şiirlerinde kullandığı imgeler ,yaratıcı bir düş gücüne sahip olduğunu gösteriyor.şiirlerinin çoğunu ,ölümünden sonra kız kardeşi yayınlamış.
Anlatmaktan Vazgeçenler Susarlar '' şirine bayılırım .

Anlatmayı beceremeyenler s u s a r l a r.
Anlatmaktan vazgeçenler s u s a r l a r....
Anlaşılmayacağına karar vermiş olanlar s u s a r l a r.
Diğerlerinden ümidi kesmiş olanlar s u s a r l a r.
Hata yapmaktan korkanlar s u s a r l a r.
Kendilerini açığa çıkarmaktan korkanlar s u s a r l a r.
Zannettikleri kişi olmadıkları,
zannettikleri dünyada yaşamadıkları gerçeğini
hazmedemeyecek kadar güçsüz olanlar s u s a r l a r.
Olaylar ve olgular dünyasıyla
baş edemeyenler s u s a r l a r.
Herşeyi gördüğünü,
tüm olasılıkları yaşadığını düşünenler s u s a r l a r.
Güçlü olarak görülmeye
ölesiye ihtiyaç duyacak kadar
güçsüz olanlar s u s a r l a r.

ŞŞŞşşşş! ... Sessizlik!

Sonsuza dek konuşabilecek olanlar
en çabuk susanlardır genelde.
Sonra kadınlar gelir ki
onlarda bu kategoridedirler çoğunlukla.
Sonra şairler...
En son ölüler susar!

avrupa baharı vs arap baharı

andorra
fransa ve belçika'da sarı yeleği sembolleştirerek gösteri yapan protestocular , arap baharında olduğu gibi sömürüye başkaldırarak insanca yaşamak istiyorlar.fransızca öğrenmeden frenk küfürleri öğrenmek için kaçırılmayacak bir fırsat olarak görüyorum bu durumu .şaka bir yana ' pasta yiyin kancıklar ' diyecek bir fransız yönetici de puzzleda yerini alırsa kapitalizmin anasına rahmet okuruz.(bkz:türkçe küfürlerin yetersizliği )

çaylak

albino aborjin
24 yaşındayım, 11 yaşımdan beri de hissimi tasvir etmeğe uğraşırım, çaylak diyecekseniz gündem paylaşan ekşi bebelerine diyeceksiniz, içi boş cümleyi etkileyici paylaşan meta-narrative tapan adamlara diyeceksiniz. zerre umrumda değil de şurada bir işimizi halletmek meramımızı anlatmak için araç olacak bir şeyden 'statüm' vesilesi ile mahrum kalıyorsam kiminle neyin muhabbetini yapıyoruz. iktisadi ruh rolleri mi, kapitalist karakter örnekleri mi, bu çaylak-üstad, silver-gold-diamond muhabbetlerinin krtiği yapılalı çok olmadı mı? ya hu ne çaylağı?
machiavelli tarzında buna savunu yapacaksanız en azından umut var vs derim de haklı bakmam yine de. ne nüfus ne bir şey, krizi idare etmek süreklilik delaleti sadece toplumsal ortamda olur. şahsım için değil bir vizyon olarak; seviyelendirmeyi geçin artık derim. her gittiğim sözlük spot, sözlük vs ortamında söylerim bunu.

sirkler

fadiyez
çocukluğumun izmir'i ,ailemle birlikte gittiğim sirk en güzel anılarımdan biridir . internette sirkle ilgili arattığımda ,Sirkler Hayvanlar İçin Eğlence Değil İşkencedir, Şiddettir, Kafeslerde Hapsedilmektir, sirkler yasaklansın ,göz yumulan vahşet gibi başlıkları görünce ,gelecek nesilllerin sirkleri ancak okuyabileceklerini düşünerek ,bir kaynak olur ümidiyle sirklerle ilgili araştırma yazılarımı ,ki tamamen özgündür, sözlüğe bırakayım dedim .

sirk , müzik eşliğinde binicilik, hayvan terbiyeciliği, palyaçoluk, cambazlık, güç ve denge numaralarından oluşan görkemli ve canlı bir gösteridir. Sirkler büyüklük, içerik ve sunuş bakımından birbirinden farklıdır. Bununla birlikte başlıca ortak yanları, her yaştan izleyiciyi eğlendirirken onlara heyecanlı dakikalar yaşatmaktır.

Sirkin Tarihçesi
Eski Roma'da araba yarışlarının ve gladyatör dövüşlerinin yapıldığı daire ya da elips biçimindeki amfitiyatro ve stadyumlara circus denirdi. Sirk adı, Latince'de çember ya da daire anlamına gelen bu sözcükten türemiştir.
Eski Roma'nın en ünlü sirki, Roma kentindeki Circus Maximus. Bu dev yapı, bir araba yolunun çevresinde binlerce kişinin oturabileceği basamaklı sıralardan oluşuyordu. Roma sirklerinde çeşitli yarışlardan başka yabanıl hayvanlar, hokkabazlar ve ip cambazları da gösteri yapardı. İki, dört ya da daha çok sayıda at koşulan arabaların yarışları üzerine halk bahse tutuşur, Hıristiyanlar'ın yabanıl hayvanlara atıldığı, kölelerin birbirleriyle ölesiye dövüştürüldüğü kanlı ve acımasız gösteriler eksik olmazdı.
Günümüzdeki anlamıyla ilk sirk 1770'te Londra'da, usta bir binici olan Philip Astley tarafından kuruldu. Astley, "amfitiyatro" ya da "binicilik okulu" olarak adlandırdığı bu yerde öğrencileriyle birlikte müzik eşliğinde gösteriler düzenledi. Bu cambazlık gösterilerinde, merkezkaç gücünün etkisiyle, daire çizerek dörtnala giden bir atın sırtında düşmeden durmayı başarıyordu. Astley'e rakip olan Charles Hughes 1782'de Londra'nın hemen dışında Kraliyet Sirki'ni kurdu. Binicilerin, akrobatların ve palyaçoların yer aldığı bu gösteriyi ilk kez sirk olarak adlandırdı. Sirk adıyla bilinen bu türden gösteriler Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da da yaygınlaştı.
Astley ve oğlu, İtalyan Antonio Franconi ile birlikte 1770'lerde ilk Fransız sirkini kurdular. Sirk gösterilerine Lyon'da aslan terbiyecisi olarak başlayan Franconi, eğitilmiş kanaryalarla Fransa ve İspanya'da yaptığı gösterilerle ün kazandı. Yaşamı boyunca pek çok ülkeyi dolaşan Astley, Avrupa'da 19 sirk kurdu. Rusya'ya sirki tanıştıran ise Charles Hughes oldu, 1793'te Rus Çariçesi II. Katerina'nın onuruna bir at cambazlığı gösterisi düzenledi.
19. yüzyılda Avrupa'da kuşaktan kuşağa binici, akrobat ya da hayvan terbiyecisi yetiştiren sirk aileleri yaşıyordu. Bu aileler arasındaki evlilikler sonucunda sirkler daha da genişledi.
ABD'de ilk sirk 1785'te Philadelphia'da, John Bili Ricketts tarafından kuruldu. Kapalı bir yerde gösteri yapan Ricketts Sirki daha öncekiler gibi atlar, biniciler, akrobatlar ve bir de palyaçodan oluşuyordu. Ricketts, Philadelphia'yı merkez edinerek zaman zaman çevre kent ve kasabalarda gösteriler düzenledi. Böylece ilk gezici sirk ortaya çıkmış oldu. İlk sirklerde baş gösteriyi atlar ve at cambazları oluşturuyordu. Atlar günümüz sirklerinin de önemli bir öğesidir. Eğersiz ata binmekte usta olan biniciler, müzik eşliğinde ringi dolaşan atların sırtında çeşitli akrobasi numaraları yaparlar. Ayrıca binicisiz atlara komut vererek de onlara önceden öğretilmiş belli hareketler yaptırılır.
18. yüzyılın sonlarında atlardan başka hayvanlar da sirk gösterilerinde yer almaya başladı. Paris'teki Olimpik Sirk'te Henri Martin fil, aslan ve boğa yılanıyla gösteri yaptı. 19. yüzyılın ilk yansında yırtıcı hayvanlarla gösteriler yapan ABD'li hayvan terbiyecisi Isaac Van Amburgh, bir aslanın ağzına başını sokarak cesaretiyle dünya çapında ün kazandı.
1830'larda sirklere çeşitli hayvanlar katıldı. 1870'lere gelindiğinde artık her sirkin hayvanlara ayrılmış bir bölümü vardı. Daha sonra gösteriler, birinde sirk numaralarını, ötekinde hayvanların becerilerinin sergilendiği iki aynı çadırda sunulmaya başlandı. Yabanıl hayvanlar demir kafeslerde tutulurken, bazı hayvanlar için özel kafesler gerekiyordu. Örneğin zürafalar, uzun boyunların yolculuk sırasında incinmemesi için yumuşak bir malzemeyle kaplanmış yüksek tavanlı arabalarda taşınıyordu. Su aygırının arabasında ise onu alacak büyüklükte bir havuzun bulunması gerekiyordu. Ünlü Barnum-Bailey-Ringling Sirki'ndeki Büyük Gargantua adlı dev goril ise, doğal ortamına yakın koşullarda, havalandırma sistemi bulunan camdan bir vagonda yaşardı. Bu önlemlerle hayvanları doğal ortamlarından çok değişik olan yeni çevrelerinde sağlıklı ve güvenlik içinde yaşamalarına çalışılırdı.
Aaron Turner Sirki ABD'nin ilk gezici sirklerinden biriydi. 1830'larda ilk kez büyük bir çadırda gösteri yapmaya başladı. Turner' ın çadırının çapı 28 metreydi. Gösteri pistinin çevresine, sökülerek bir at arabasıyla taşınabilen birkaç yüz iskemle konabiliyordu.
1871'de Phineas Taylor Barnum, "Dünyanın En Büyük Gösterisi" olarak ilan ettiği bir sirk kurdu . Barnum daha önce New York'ta birbirine yapışık Siyamlı ikizlerin, 82 cm boyundaki bir cücenin, sonradan göz boyamak için yapıldığı anlaşılan, gövdesi balık, başı insan bir deniz-kızının sergilendiği bir "müze" kurmuştu. 1881'de rakibi James Bailey ile bir araya gelerek sirki dev bir kuruluşa dönüştürdü; unutulmaz gösteriler sergiledi.
1870'lerden sonra ABD'de demiryollarının gelişmesiyle gezici sirkler büyük bir hızla yayıldı. Bu yıllarda sirk sahipleri tren vagonları alarak bir yerden bir yere eşyalarım trenle taşımaya başlamıştı. 1884're Alman asıllı John, Charles, Albert, Otto ve Alfred adında beş kardeş Ringling Sirki'ni kurdu. 1908'e gelindiğinde Ringling adamakılı büyümüştü. Bundan bir süre sonra Barnum ve Bailey'nin Dünyanın En Büyük Gösterisi'ni satın alan Ringling Kardeşler, sahibi bulundukları başka sirklerle birlikte ABD'deki sirklerinin sayısını 11'e çıkarttılar. Barnum-Bailey-Ringling Sirki ününün doruğundayken ABD' de 20'şer metrelik 107 vagondan oluşan dört trenle dolaşıyordu.
Gösteriler iki futbol alanını kaplayacak büyüklükte ve 20 metre yükseklikteki büyük bir çadırda yapılıyordu. Bu çadırda yedi gösteri pisti vardı ve 12 bin izleyici alabiliyordu. Aynı anda birkaç gösterinin yer aldığı bir de sahnesi vardı. Ayrıca soluk kesici trapez gösterileri yapılıyor, gösteri çadırın içindeki görkemli bir geçit töreniyle son buluyordu.
Akrobatlar, palyaçolar, hayvanlar, hayvan terbiyecileri, yemek ve temizlik işlerinde çalışanlardan ve teknisyenlerden oluşan böylesine dev bir kadronun sorunları da, giderleri de büyüktü. İzleyici sayısının milyonları bulmasına karşın, giderler gelirleri aşmaya başlamıştı. ABD'de 1930'larda yaşanan büyük ekonomik bunalım Ringling'e ağır bir darbe indirdi. 1944'te çadırda 168 kişinin ölümüne yol açan büyük bir yangın çıktı. 1950'lerde sinemanın, daha sonra da televizyonun rekabeti karşısında, Ringling büyük çadır gösterilerini bırakarak artık spor salonlarında gösterilerini sürdüreceğini açıkladı.
Avrupa'daki sirkler hiçbir zaman ABD'dekiler gibi büyük olmadı. Bunların genellikle tek gösteri alam vardı. Çalışanlar çevredeki binalarda yaşıyordu. Avrupa'daki sirk aileleri gezici kumpanyalarla İran'a, Hindistan'a, Afrika'ya, Güney Amerika'ya ve Avustralya'ya kadar gittiler. I. Dünya Savaşı'ndan sonra gümrük ve pasaport engelleriyle gezi özgürlüğünün kısıtlanması sirklerin bir ülkeden ötekine geçmesini zorlaştırdı. 1852'de Paris'te kurulan Cirque d'Hiver (Kış Sirki), Londra' daki Bertram Mills ve Kopenhag'daki Schumann kalıcı sirklere örnektir.
Sirk gösterilerinin sanatsal bir düzeye ulaştığı SSCB'de sirklere eleman yetiştiren okullar vardır. Bu ülkede kalıcı sirklerin yanı sıra, yüzlerce gezginci çadır sirki bulunmaktadır. Sirkler uluslararası bir niteliğe sahiptir. ABD, İngiltere ya da herhangi bir ülkedeki büyük sirklerde çeşitli ülkelerden akrobatlar, palyaçolar yada hayvan terbiyecileri çalışır. Çin ve Japonya'da çok yetenekli akrobatlar, İngiltere, SSCB, Belçika ve İtalya'da biniciler, Almanya ve ABD'de hayvan eğiticileri, Meksika'da trapezciler sirk geleneğini kuşaktan kuşağa sürdürmektedir.

Sirkte Neler Var
Sirkler 18. yüzyıldan bu yana değişime uğradıysa da, 13 metre çapındaki pist her zaman ve her yerde aynı büyüklüktedir. Ayrıca sirk programları da genellikle birbirine benzer. Her sirkte palyaçolar, hokkabazlar, at cambazları, akrobatlar, trapezciler ve yabanıl hayvanların gösterileri yer alır. Dörtnala giden eğersiz atların sırtında akrobasi numaralan yapan biniciler vardır. Eğiticisinin uyarılarıyla yönlendirilen atlar binicisiz ve dizginsiz gösteriler yapar. Bir atlama, cambazlık ve denge sanatı olan akrobasi sirklerin vazgeçilmez gösterileri arasındadır. Önceleri sırık, tek tekerlekli bisiklet, top, ip gibi gereçlerle yapılırken, 1859'da Fransız akrobat Jules Leotard'ın trapezi buluşu ile akrobasi sirklerde olağanüstü bir ilgi görmeye başladı. Trapez, uçlarından iki düşey ipe tutturulmuş silindir biçiminde bir çubuktan oluşur. Akrobatlar çadırın tepesinden sarkıtılan trapezlerin birinden öbürüne atlar, izleyiciyi büyüleyen taklalar atarlar. Bu numaralar yapılırken genellikle güvenlik için çadıra bir ağ gerilir. Heyecanı yükseltmek için ağsız gösteri yapan trapezciler de vardır.
Ayrıca, büyük sirklerin hepsinde eğiticilerin yönetiminde yırtıcı hayvanların gösterileri yer alır. Bu numaralardan birçoğu eğiticilerin olağanüstü yetenek ve cesarete sahip olmasını gerektirir. Üstün beceri isteyen her işte olduğu gibi sirkin de yıldızları vardır. Van Amburgh'un bir aslan ve kaplan kafesine girerek izleyicileri şaşırttığı 1830'lardan beri, yabanıl hayvan gösterileri sirk gösterilerinin en heyecanlı anlarını oluşturur. ABD'li hayvan eğiticisi Clyde Beatty, 40 Afrika aslanını ve Bengal kaplanını aynı anda başarıyla yönetmesiyle ünlüdür.
20. yüzyılın ortalarında yedi kişilik Alman Wallenda ailesi telin üzerinde gösteriler yaparak yetenek ve cesaretleriyle seyircileri büyülemişlerdi. Bu akrobatlar yerden 12 metre yükseklikte gerili bir telin üzerinde bisikletlerle bir piramit oluşturuyorlardı. Bohemya' da doğan ve bir Alman sirkçi aileden gelen Lillian Leitzel fiziksel dayanıkhlığıyla ünlüydü. Leitzel çadırın tepesinden aşağı doğru sarkan bir ipe tek eliyle tutunarak akrobasi numaraları yapardı.
Sirklerin ilk kurulduğu günden bu yana palyaçolar gösteriye renk ve neşe katarak her zaman büyük ilgi uyandırmıştır . Sirk çadırlarının küçük olduğu dönemler¬de, palyaçolar konuşmaya ve şarkıya dayalı komiklikler yaparak insanları eğlendirirdi. 1870'lere gelindiğinde artık sirk çadırları palyaçoların seslerinin seyircilere ulaşamayacağı kadar büyümüştü. O zamandan beri palyaçoların çoğu, pantomim gösterileri yapar. Emmett Kelly ve Otto Griebling bu yüzyılın en ünlü iki palyaçosudur. Moskova Sirki'nde gösteri yapan Oleg Popov, sirkteki oyuncuların numaralarını beceriksizce taklit etmeye çalışırken izleyicileri kahkahaya boğar. Sirklerde bazı oyuncular da alışılmamış gösteriler yaparlar. 1897'de Barnum ve Bailey Sirki'ndeki Alar, ilk kez dev bir arbaletten "ok" gibi havaya fırlatıldı. Büyük Peters, boynunda bir cellat ilmeğiyle sirk çadırının tepesinden atladı. Zacchini ailesinden bir akrobat bir toptan, gülle gibi fırlatılarak ağa düşünce, izleyiciler neye uğradığını şaşırdı. 1950'lerde işaret parmağının üzerinde dengede durarak gösteri yapan Unus'un becerileri de herkesin hayranlığına yol açtı.
Sirk oyuncuları gibi başarılı sirk hayvanları da vardı. Bunların en ünlülerinden biri Jumbo adlı, yaklaşık 6,5 ton ağırlığında ve 3,5 metre boyunda bir fildi. 1882'den bir lokomotifin çarpması sonucu yaşamını yitirdiği 1885'e kadar Barnum ve Bailey Sirki'nin ilgi odağı oldu. Bugünün jumbo jetleri gibi büyük olan herhangi bir şeyi tanımlamak için kullanılan "jumbo" adı bu filden kalmadır.
Geçit Törenleri
Eskiden ABD'de sirkler mutlaka bir geçit töreniyle kente girerdi. Bayraklar ve çiçeklerle donatılmış arabalarda bandolar, kafeslerinin içinde yabanıl hayvanlar, hortumlarıyla birbirinin kuyruğuna tutunarak ilerleyen filler kent sokaklarında yol alır, bu renkli kalabalığın en arkasında, kömür ateşiyle elde edilen buharla çalışan koskocaman bir org sevilen marşları çalardı. Sirklerin sokaklarda gösteri yaptığı zamanlar geride kaldı. Ne var ki, Wisconsin'in Milvvaukee bölgesinde her yıl 4 Temmuz'da hâlâ bu türden bir geçit töreni düzenlenir. Atların çektiği çok sayıda güzel ve eski sirk arabası Wisconsin'deki Baraboo' da bulunan Dünya Sirk Müzesi'nden Mil waukee'ye getirilir.

yok olan hayvan türleri

fadiyez
Ne yazık ki bitki ve hayvan türlerinin çoğu insana da, insanın çevresinde yarattığı hızlı değişikliklere de kolayca uyum sağlayamaz. Çünkü doğadaki olağan değişiklikler çok uzun bir zaman dilimi içinde, yavaş yavaş gerçekleşir. Üstelik birçok canlı doğal çevresinin koşullarına öylesine uyum sağlamıştır ki en küçük bir değişiklik bile onun için öldürücü olabilir. Sözgelimi yalnızca Havvaii'deki yanardağ kraterlerinin kenarında yetişen çok ilginç bir bitkiyi ele alalım. Dünyanın başka hiçbir yerinde rastlanmayan bu ender tür, çiçek açabilmesi için yeterli suyu ancak 20 yılda depolayabilir. Çok uzun bir sapın ucunda açılan bu çiçeğin ise yalnızca üç haftalık ömrü vardır ve çiçek solarken bitki de onunla birlikte ölür. Bütün yaşamı boyunca bir kez çiçek açıp tohum üretebilen bu bitkinin soyunu sürdürme şansı doğal olarak çok azdır. Gümüş kılıç (Argyroxiphium sandwicense) adıyla anılan bu bitkinin kılıç gibi uzun ve etli, gümüş sanılıyor. Bu türlerin yarıdan çoğu tropik yağmur ormanlarında yaşamaktadır. Yağmur ormanları alan olarak yeryüzünün ancak yüzde yedisini kaplar, ama dünyanın hiçbir yerinde yabanıl yaşam böylesine zengin değildir. Örneğin Büyük Okyanus'un güneyindeki Yeni Kaledonya ormanları 18.000 km2' lik bir alanı kapladığı halde en azından 3.000 bitki türünü barındırır. Üstelik bu bitkiler yalnızca o bölgeyle sınırlı kalmış, dünyanın başka hiçbir yerine dağılmamıştır.
Uzmanlar, kerestelik ağaç kesimine ve küçük tarım işletmeleri için ormanda tarla açma uygulamasına derhal son verilmedikçe, Yeni Kaledonya'daki yağmur ormanlarının 2000 yılına kadar tümüyle yok olacağına dikkati çekiyorlar. Uydulardan alınan fotoğraflardan, her yıl sayısız böcek, kuş ve öbür hayvan türleriyle birlikte 76.000 km2'den fazla yağmur ormanının yerle bir olduğu anlaşılıyor. Başka bir deyişle, yağmur ormanlarında her yıl Karadeniz Bölgesi'nin yarısına yakın büyüklükte bir boşluk açılıyor. Ürkütücü boyutlardaki bu tür doğa kıyımları sürdükçe soyu tükenen canlı türlerinin listesi hızla kabaracaktır. Biyologlar, çok sıkı önlemler alınmazsa, 2500 yılına kadar dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin dörtte bir ile üçte bir arasındaki bölümünün yok olacağını belirtiyorlar.
Kuzey ve Güney kutup bölgeleri de bugün tehlikede olan en büyük yabanıl yaşam ortamlarıdır. Aslında, yalnızca kutup iklimine uyarlanmış çok ender türleri barındıran bu bölgeler insanların yerleşmesine elverişli olmadığından böyle bir tehlikenin söz konusu olmaması beklenirdi. Ama bölgedeki zengin doğal kaynakların çekiciliği kutuplardaki yabanıl yaşamı da kısa sürede tehlikenin eşiğine getirmiştir. Örneğin Antarktika'daki uçsuz bucaksız balıkçılık alanları ve kril denen küçük deniz canlıları sürekli ilgi odağıdır. Karidese benzeyen bu küçük canlılar bugün bazı balıkların ve ender bulunan balina türlerinin başlıca besinidir, ama yakın bir gelecek¬te insanların da temel protein kaynaklarından biri olacağı öngörülüyor. Kuzey Kutup Bölgesi'nde ise dünyanın en büyük demir, kömür, kurşun, bakır, çinko, altın, tungsten (volfram), uranyum, elmas ve fosfat yatakları ile henüz el değmemiş çok büyük petrol ve doğal gaz rezervleri bulunur. Bu nedenle Kuzey Kutup Bölgesi, içinde çok değerli hazineler bulunan, ama içine girildiği anda kırılıp dağılacak olan billurdan bir saraya benzetilebilir. Petrol kuruluşları bölgede sürekli kuyular açtıkça ve doğal gaz taşıyan dev tankerler Amerika kıtasının kuzeyindeki Kuzeybatı Geçidi'nden buzları kırarak gidip geldikçe, Kuzey Kutbu çevresindeki duru ve temiz okyanusların 20. yüzyılın sonlarında ne duruma geleceğini kestirmek pek güç olmasa gerek.

manik depresif'le bipolar bozukluk arasındaki fark

developer
aynı şey

daha eski tabir manik depresif yenilerde bipolar bozukluk deniyor.

genel isimleri duygu durum bozuklukğudur.



duygudurum bozuklukları kapsamında değerlendirilen hastalıklar[abkz]



duygudurum bozuklukları başlığı altında “depresif bozukluklar”, “ikiuçlu (bipolar, manik-depresif[/abkz] bozukluklar” ve “diğer duygudurum bozuklukları” sınıflandırılır.



ikiuçlu bozukluk tek tip bir bozukluk mudur?



dört farklı bozukluğu içerir[abkz]“ikiuçlu-ı bozukluğu”, “ikiuçlu-ıı bozukluğu”, “siklotimi” ve “başka türlü adlandırılamayan ikiuçlu bozukluk”.



ikiuçlu ı ve ıı bozukluğun farkları nelerdir?



“ikiuçlu-ı (bipolar-ı) bozukluğu”nun temel özelliği bir ya da daha fazla manik veya karışık tip (mikst; manik ve depresif belirtilerin bir arada olduğu) atakların (epizod) geçirilmiş olmasıdır. depresif dönem olmasa da sonraki bir zamanda geçirileceği varsayılır. diğer taraftan “ikiuçlu-ıı (bipolar-ıı) bozukluğu”nda ikiuçlu-ı bozukluğundan farklı olarak en az bir depresif atak ile en az bir hipomanik atağın yaşanmasına karşılık manik veya karışık tip atak yaşantısı yoktur.



manik atak içindeki bir insanda duygudurum nasıl olabilir?



duygudurumun neşe yönünde yükselmesi (çizginin üstüne çıkması) sonucunda hasta kendini çok iyi hisseder ve neşeli, keyifli, mutlu veya coşkulu (öforik) olur. her şeye güler, kahkahalar atar, yüksek sesle müzik dinler, şarkılar söyler ve bulunduğu ortamı, yanındaki kişileri umursamaz. diğer taraftan hastanın neşesi bulaşıcı olur ve kendisi güldüğü gibi çevresindekileri de güldürür.



coşkulu halin bir sonraki basamağı taşkınlık yapma, öfke ve saldırganlık (irritabilite) sergilemedir. hasta kendisine, çevresindeki insanlara ve eşyalara zarar verecek durumdadır. çok çabuk sinirlenir, bağırıp çağırmaya ve vurup kırmaya başlar. saygı ve hoşgörüden uzaklaşır, küfürlü konuşur, hakaretler eder. evde cam çerçeve bırakmaz, tüm eşyaları parçalar. şiddete eğilim artar ve karşısındaki dövmeye hatta bıçaklamaya kalkışabilir. fiziksel sağlık açısından yanındaki insanlar ve kendisi risk altındadır. adli olaylara karışabilir.



duygudurum genellikle coşkulu olma ve saldırganlık arasında dalgalanır. ara sıra çok kısa süreli hüzün ve ağlamaların bulunması anormal bir bulgu değildir.



duygudurumdaki bu değişikliğin sonucunda neler ortaya çıkabilir?



benlik değer duygusu ve kendine güven abartılı yükselir (ego kabarması; grandiyözite[/abkz] kendini çok güçlü, zeki ve güzel görmeye başlar. bu yükseliş gerçeği değerlendirme bozulduğu takdirde psikotik seviyelere ulaşır (megalomani). zekâsı o kadar açılır ki bilmediği, hatırlamadığı yoktur. her konuda fikir beyan eder ve hatalı olsa da iddialaşır.



sosyal ve ahlaki kuralları çiğneyen bir rahatlık ve girişkenlik olur. aile büyüklerinin yanında küfürlü konuşmaya, cinsel içerikli fıkralar anlatmaya başlar. çekingen bir insan iken oldukça rahat bir şekilde hayatı ile ilgili gizli saklı ne kadar mahrem bilgiler varsa diğer insanlara anlatabilir. önceden yanında sesini dahi çıkaramadığı babasının yüzüne sigara dumanını üfleyip hakaretler edebilir. aslında hastalık nedeniyle oto kontrolün kaybına bağlı olarak bilinçaltında bastırdığı ne kadar dürtüsü varsa ortaya çıkar.



yeni ilgi ve istekler olabilir, kendine güvenin aşırı artışı ile riskli davranışlar içine girebilir. yeni projeler geliştirilir ve bu projeler oldukça uçuk fikirlerle doludur. aşırı para harcaması olabilir.



rahatsızlık döneminde riskli davranışlar nedeniyle hastaların kanunen koruma altına alınması ve bazı sınırlamalar getirilmesi uygundur.



birbirinden ilgisiz konularda sayfalar dolusu kitap ve bitip tükenmek bilmeyen dizelere sahip şiirler yazma, dinleyenin kulaklarını tırmalayan bir sesle şarkı kasetleri doldurma gibi davranışları sergileyen hastalara günlük yaşamda sıkça rastlamak mümkündür.



hastalığın ilk belirtilerinden bir tanesi de uykusuzluktur. sabahlara kadar oturur, ya hiç uyumaz ya da bir iki saatlik uyku ile idare eder. uykunun ve iştahın düzene sokulması tedavinin önemli bir parçasıdır. uykusuzluk manik atağa zemin hazırlar. hiç uyumamaya rağmen enerjinin hiç azalmaması, sabahları hareketlilik ve konuşmanın artarak devam etmesi gözden kaçmayacak bir durumdur.



genelde iştah azalır, hem hareketliliğe hem de beslenmenin azalmasına bağlı olarak kilo kaybı görülebilir. diğer taraftan sigara ve alkol tüketimi artabilir. cinsel istek ve performans çok artar.



dikkat ve bellek nasıl etkilenir?



kendiliğinden (spontan) dikkat ve bellek artar. geçmişte yaşadığı olayları en ince detaylarına kadar hatırlayıp anlatır, en ufak ayrıntılara dikkat edip görür. ancak dikkatini her şeye yönelttiği için konuya yoğunlaşamaz, konsantre olamaz ve önemsiz bir uyaranla dikkati çabuk dağılır (distraktibilite). çağrışımları çok hızlanır, “beyninin çok çalıştığını, düşüncelerinin çok yoğunlaştığını” söyler.



algı ve düşünce bozuklukları



gerçeği test etme yetisinin kaybolduğu durumlarda psikotik özellikli manik ataktan bahsedilir, klinik tabloya sanrılar (hezeyan, delüzyon) ve varsanılar (hallüsinasyon) eklenir. psikotik belirtilerin teması tipik olarak megalomanik niteliktedir.



“dünyayı ben yönetiyorum”, “padişah soyundan geldiğim için tüm insanlar önümde eğilmeli”, herhangi bir tahsili yok iken “bu seçimlerde başbakan olacağım”, beş parasız bir insan iken “ben gizli milyarderim, bir sözümle tüm kapılar açılır, dilediğime her türlü parasal desteği verebilirim” gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz hatalı düşünceler büyüklük hezeyanı (megalomani) olarak değerlendirilir ve manik hastalar için tipiktir.



büyüklük hezeyanı nedeniyle hasta çevresindeki tüm insanlara tepeden bakar, bakışlarıyla ve konuşmalarıyla karşısındakini ezer. bazen o kadar ezici hale gelir ki diğer insanları muhatap kabul etmez, kesinlikle konuşmaz, söylenenlere kulak asmaz.



dini ve milli duyguları abartılı olarak yoğunlaşan kimi manik hastalarda “allah’a yakınlaştım, nice mertebeler kazandım, özel güç ve görevler verildi, evliya oldum, ben isa-mesihim, mesih oldum, aslında allah benim, fatih sultan mehmet babamdır, atatürk benim doğuşumla yeniden dünyaya geldi” düşüncelerinin var olduğu tespit edilebilir. bu kişiler çoğu zaman toplum tarafından eğlence konusu yapılarak dışlanırlar nadiren de kendisine inananlar bularak el üstünde tutulurlar.



enerji patlaması



duygudurumdaki yükselmenin bir sonucu olarak fiziksel ve ruhsal enerjideki artış konuşma ve hareketin hızlanmasına neden olur. konuşma artar (lögore, ishal-i kelam), hızlanır, kesilemez hale gelir (basınçlı konuşma). ses tonu artar, bağırarak konuşur. karşısındakine konuşma hakkı tanımaz, ancak müdahale edilerek susturulabilir, müdahale olmazsa saatlerce konuşabilir. öfkeye paralel olarak konuşma tarzı sert olabilir, yakınları tarafından “dövecek gibi konuşuyor” şeklinde tanımlanabilir. düşünce akışının hızlanması nedeniyle konudan konuya atlayan bir konuşma (düşünce uçuşması) sergilenebilir.



hareketler çok artar ve hızlanır. yerinde duramaz, sürekli gezmek ve seyahat etmek ister, evden kaçar, kıpır kıpır ve enerjik bir insan haline gelir.



bu hastaların akıbetleri



tedavideki mevcut gelişmeler olmadan önce manik hastalar maalesef “köyün delisi, mecnunu” olarak hayatlarına devam ediyorlardı. toplumumuzda her ne kadar eğlence materyali olarak kullanılsalar da (nedense iyilerin arasında manik hastayı kızdırmaktan zevk alan zavallılar bulunsa da) genelde bu hastalara merhamet edilir, bir şekilde yardımcı olunmaya çalışılırdı. psikiyatrinin gelişimi ile “köyün delisi” olmak kader olmaktan çıkmaya başladı, artık hastanın ailesi duyarlı davranırsa yardım arayışı içine giriliyor ve tedavileri yaptırılıyor.

kutsal bilgi kaynağının boş beleş bir yer olması

fadiyez
bonboşların , bir forum sitesi gibi kullandıkları ekşi sözlük artık funny dışında herhangi bir tat vermiyor.
aynı başlık altında birbirine benzeyen girdiler var ve bu durum bot kullanımının azıcık abartıldığını gösteriyor.kaliteli yazar bitmiş ,tanım yok ,bol kasıntı adam ve kadın var ve bana artık hede demek düşer.bu da hede ,o da şu da ama siz artık kutsal falan değilsiniz ,olsanız olsanız funny bilgi kaynağı olabilirsiniz.
sözlüğü twitter'a çeviren yazar ve botlardan artık ıgggh gelmesi nedeniyle kaliteli yazarlar uzaklaşıyor ,ekşi'ye de 7|24 bot kullanmak kalıyor sanırsam.gerçek insanların yazdığı bir sözlük olarak kalsaydı keşke.

yıldız sözlük modları , kalitenin bozulmasına izin vermeyin ,buralar yeşillenecektir.

bedelsiz askerlik

fadiyez
15 bin artı 28 günle yine vatandaşı düşünmeyen adamların çıkarmaya çalıştıkları kanun tasarısı.28 şubata gönderme yaparak 28 gün ailesinden uzaklaştıracaksınız insanları öyle mi? siz allah'tan korkun ,28 şubatçılardan değil.
gelir düzeyine göre belirlenecek ücretle ,bedelli bekleyen herkesin yararlanacağı bir kanun çıkarmanızı beklemek , insanını düşünen yöneticiler olduğunuzu düşünmek bunlar abesle iştigalmiş.
aranızda ,insanlarını dinleyen kimse yok.çağırmışsınız kendi kulesinde yaşayan bürokratlarınızı ,şöyle olsun diye karar vermişsiniz yine .kuleden buralar nasıl görünüyor bilmem ama siz vatandaşınızdan uzak kanunlar çıkarmaya devam eder ,kendi gerçeklerinizi insanların gerçeklerinden üstün görmeye çalışırsanız ilk seçimde bunun karşılığını alırsınız.vatandaşınız için kanun çıkarın diye oradasınız ,yönetirken mağduriyetler bitsin diye yöneteceksiniz ya da ilk seçimde ,mağdur ettiğiniz insanlar oylarıyla sizi mağdur ederler .
15 bin ödemenin koymayacağı adamlar var ,ailesini zor geçiren adamlar da var ,okuldan yeni mezun olanlar da var .kanun çıkaracaksan 5 milyon mağdur varsa 5 milyonu da faydalanmalıdır.parası olan birkaç zengin değil.bu kanunu çıkararak seçim öncesi verdiğiniz vaadinizi yerine getirmiş değilsiniz,verdiğiniz sözü unutursanız ,gelecek seçimlerde hayatınızın şokunu yaşarsınız.
ahmet davutoğlu 7 haziran hezimeti sonrası gelir adaletsizliğini ortadan kaldıracağım diye söz vermişti,bana 6 ay verin halledeyim demişti.seçimi kazanınca verdiği sözü unuttu ve 6 ay sonra başbakanlıktan oldu .6 ay 1 gün sonra istifa etmek zorunda kaldı .çünkü sözünü unuttu ,insanını unuttu ve siyasetten silindi
siz iyi bilirsiniz ,her yerde de kullanırsınız ;
''Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır ''
bunu her yede söyleyen adama bir de ayet hatırlatayım ,belki yanlışından döner de göklerden gelecek gazabı ve bu gazapla gelen kararı yaşamaz

Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük öfke ile karşılanır. saff suresi 3. ayet



ben yalnızca uyardım ,sıra sizde

yıldızlıların zeki ama yılgın olmaları

fadiyez
türkiye ortalamasının üzerinde öğrencilerin zekaları kesinlikle tartışma konusu değildir.yıldızlılara ait, internet üzerinde kendimizi ifade edebileceğimiz kaç platform var .sözlük bizim için güzel bir mekan ama yıldızlıların bu yılgınlığıyla sözlüğü yıldızlı olmayanlar dolduracaktır.

başlık yıldızlıların , tepeden tırnağa yılgınlıklarının sözlükte iyice kendini göstermesi sonucu açılmıştır.

yıldızlıların zeki ama yılgın olmaları

posseiddon
yılgın ; Yılmış, korkmuş olan: Bıkmış, usanmış ,Morali bozulmuş, çökmüş anlamlarına geliyor.bu açıdan katıldığım bir önermedir.kulüp kurulur ,3-5 kişi koşuşturur.etkinlik yapılır yine 3-5 .

yıldız öğrencileri , ortalama değil vasat bir zekaya sahip olduklarını ,sınavlardan geçeceğim diyerek sosyal ne varsa uzak durduklarını ve bu nedenle de genel kültür ve sosyallikten çaktıkları bla,bla,bla .uzatabilirsiniz ama bu yıldızlılar hakkında yukarıda yapılan tespiti değiştirmeyecektir.

yıldızlıların zeki ama yılgın olmaları

andorra
Öğrencilerin büyük çoğunluğunun sözlüğü bildiğini varsayarak anlam veremediğim durumdur.40 yaşında amcam bile yıldız sözlük'ü biliyor.başlık hislerime tercüman oldu.
Sözlüğe farklı nedenlerle kırılmış belli yazarların, olumsuz bildirimlerinin katılımı engellediğini düşünüyorum .
Sözlük yazarları olarak sözlüğe katılımı beklemeyip bireysel olarak yapabildiklerimizin ,sözlüğe katılımı arttıracağını düşünüyorum .burada yazdıklarının kalabalık sözlüklerden daha fazla insan tarafından okunacağını,diğer sözlükte yazdıklarımızın yüzlerce girdi arasında okunmadığını biliyorum .
Ekşi de yıldız sözlük ile ilgili girim sadece profil sayfamdan okunuyor ama yıldız sözlük başlığında bile çıkmıyor.yıldız sözlük başlığında ise olumsuz giriler var.bundan habersiz olanları yıldız sözlük başlığında yazmaya davet ediyorum .yazacağınız olumlu ne varsa sayfanızdan sadece siz okursunuz.

jakobenizm

umbrella
tepeden inmecilik.
olması kadar olmaması da çoğunluğun ve güçlünün tiranlığı ile sonuçlanacaktır.

eğitimsizlik ve sistemli din faşizmi ile birilerinin beslendiği toplumda ilerlemenin yoludur.
jakonbenizm diktatörlük ile farklı anılmıştır. diktatörlüğün gerilettiği görülür fakat jakobenizm halkı dönüştürmüş, iterek ilerletmiştir.

örnek;
çocuğunuz 6-7 yaşında, yani çoktan konuşabiliyor. hasta olmuş, hastalığından dolayı kıvranıyor, iğne olursa iyileşecek fakat iğneden korktuğu için katiyen ‘iğne olmam’ diyor. şimdi ona zorla iğne yaptırır mısınız, yoksa kendi özgür iradesi ile iğne olmamayı seçti deyip yaptırmaz mısınız?

bireyler kendi bazlarında zeki ve özgür irade sahibi olsalar bile malesef, iş toplum olmaya gelince o toplum topluluğun en düşük zekalısı seviyeside hareket ediyor (kaynak

jakobenizm

andorra
''Jakobenler, aydınlanma düşüncesinin henüz dar bir elitin sınırlarını aşmadığı köylü bir toplumda, özgürlük ve özellikle eşitlik ilkesini geniş kitlelere yaymışlardır.jakobenler sayesinde aristokratik ünvanlar kalkmış ve “vatandaş” sözcüğü ülke sınırlarında yaşayan bütün insanlar için kullanılır olmuştur .Yine onlar sayesinde ideal rejimin ancak ve ancak cumhuriyet olabileceği düşüncesi “ulusal uzlaşma”(consensus) halini almıştır.''
Prof. Dr. Taner TİMUR jakobenizm'i böyle tanımlıyor.

XIX ve XX. yüzyıllarda Jakobenlik, ana hatlarıyla, devrimci sol, liberaller ve tüm muhafazakarlar arasında tartışma konusu olmuştu. Son yirmi yıl içinde ise antiJakoben hücum belli bir “küreselleşme” ideolojisi açısından yoğunlaşmış, Sovyet Sisteminin çöküşünden sonra da bir “fikir terörü “ne dönüşmüştür. Ancak bu arada tarihi referanslarından koparılmış aldatıcı bir formül, ideolojik bir slogan statüsüne indirgenmiştir. Bu dönemde Jakobenlik artık antidemokratik yollarla (şiddete başvurarak) kurulmuş tüm keyfi yönetimlerin adı haline gelmiştir.
Türkiye’de de, özellikle 12 Mart ve 12 Eylül Cunta yönetimleri, Kemalizm’i bayrak yaptıkları ölçüde,jakobenliğin dönüşen tanımıyla örtüşen , elverişli bir ortam sağlamışlar ve “Jakobenliği savunma” gizliden gizliye askeri bir rejim arzulama şeklinde sunulmaya başlanmıştır. AntiJakoben polemikçiler bununla da kalmamış, “demokrasi” sözcüğüne sığınarak yürüttükleri demagojilerini 1923 Devrimi’ne kadar uzanan bir karalama kampanyasına dönüştürmüşlerdir. Burada bu konuların ayrıntılı bir tartışmasına girecek değilim. Sadece ünlü bir Fransız tarihçinin bu yıl Jakobenlerle ilgili olarak yayımladığı bir eserden, hem yukarıdaki makalemde değinmediğim bazı noktaları aydınlatan hem de yerli antiJakoben Don Kişot’larımıza yanıt teşkil edecek bazı bilgilere göndermeler yapmak istiyorum. Sorbon Üniversitesi profesörlerinden Michel Vovelle “Jakobenler” başlıklı eserinde (Les Jacobins; de Robespierre â Chevenement; Paris,Ed. Decouverte, 1999) esas itibariyle, Jakobenliğin özgül niteliğini ortaya koyuyor ve bu akımın Batı tarih yazımı içindeki serüvenini özetliyor.

Vovelle, “köylü-şehirli ittifakının, bir kısım burjuva kadroların da katılımıyla Jakobenliğin “stratejik anahtarı”nı oluşturduğunu söylüyor ve bu hareketi “sonuna kadar devrimcilik” olarak anlatıyor. Bu tarafıyla, Bonapartizmden ayırdığı Jakobenliğin sadece Fransa’ya özgü bir hareket olarak kalmadığını ve tüm Avrupa’da, ülkelerin yerel geleneklerine göre şekillenen devrimci gurupların doğduğunu anlatıyor: İngiliz ve İrlandalı Jakobenler, Almanya, Belçika, İsviçre, Polonya Jakobenleri vb. devrimciliğin evrensel boyutunu oluşturuyorlar.

Marks’tan Lenin’e oradan da Gramsci’ye uzanan Jakobenizm yorumlarına paralel olarak Vovelle, Stendhal, Flaubert, George Sand gibi romancıların “Jakoben” kahramanlarıyla ilgili açıklamalar da yapıyor. Ayrıca, anarşist eğilimi dolayısıyla, Jakobenizme karşı çıkan Prudhon’un bu konudaki fikirlerini de öğreniyoruz.

Sovyet Devrimiyle özdeşleşen ve adeta altın çağını yaşayan Jakobenizmin Soğuk Savaşla birlikte ağır hücumlara uğradığını ve gözden düşmeye başladığını görüyoruz. Vovelle bu konuda en etkili eser olarak Jacob Talmon’un “Totaliter Demokrasinin Kökenleri “(The Origins of Totalitarian Democracy, 1951) başlıklı eserine gönderme yapıyor. 1968’de tekrar gündeme gelen ve birkaç yıl büyük umutlara yol açtıktan sonra, karşı devrimin ağır basmasıyla inişe geçen Jakobenizmin, zaten devrimci yönü kalmamış bir Sovyet sisteminin çöküşünden sonra ve “küreselleşen” bir dünyada tamamen olumsuz bir referans haline geldiğini vurguluyor.

sözlüğün yeni rotası

dizincibaşı
benimle başlayan furyanın devamıdır .12 yazar arkadaşın girdilerini buraya taşıdığını biliyorum .sözlüğün yolu açık olsun ,devamında daha fazla yazar arkadaşında buraya geleceğini beklemekteyim . ekşinin gün geçtikçe şımaran ,yazar düşmanı kebabçılarının faşist kararları sonrası yeni yuvamız burası olacak.

yıldız moderasyonun isteklerimize olumlu yaklaşımlarının da devamını dilerim

mümin

sinan94
Bir apateist olarak mümin olarak adlandırılabilecek kişilerin İslam'ın güzel yanlarını görebilen ve dini gerekliliklerini eksiksiz yerine getirmesi yanı sıra, kalbinde İslam yaratıcısı Allah'ın sevgisini sonsuz halde taşıyan tarzda kişiler olduklarını söyleyebilirim. Mümin İslam dininde kul hakkına girmez, doğru bildiğini ve güzeli öğütler. Kul hakkı konusunda çok katı kuralları bulunan İslam, mümin olmanın şartını da bu ölçütte koymuştur. Yani terör ile Müslümanlığı bağdaştıranlar Kur'an'ın bu konudaki ölçütünü bilmiyor olabilirler. Bir insanı öldürmek Kur'an'da ancak gerçek anlamda İslam adına yapılan savaşlarda geçerlidir. (Cihat) Ek bilgi olarak devletin çıkarları uğruna ölenlere şehit demek doğru ve geçerli olmayabilir. (Allah'ı anarak ölüyorsa başka diyenler mevcut, Kur'an'da böyle bir ayet söz konusu değil) Her neyse, mümin denen kişi ahlak konusunda da genel geçer özelliklerin yanı sıra, kendi savunduğu dinin de güzel taraflarını görebilmelidir.

rob zombie

sinan94
Bir heavy metal grubudur. Yaptıkları müzikler ya çok sevilir ya da hiç sevilmez. Solisti acayip karizma bir adamdır. Karanlık denebilecek müzikler yaptıklarından bazıları korkar.



doların iç piyasada yasaklanması gerekliliği

posseiddon
''dolarla bize saldırıyorlar'' diyen cumhurbaşkanımıza bir danışmanlık hizmeti benden olsun.öyle başdanışman maaşı olarak ta binlerce dolar isteyecek değilim ama şunu ekleyeyim o danışmanların sana bu fikri vermezler ;

iç piyasada yastıkaltı tutulan doların miktarı tahminen 200 milyar dolar .
şirketler ve kurumlar da ise yine tahminen 400 milyar dolar .dolarla iç piyasada yapılan işlem tutarı tekrar yapılan işlemlerle 1.5 trilyon dolar .
http://www.hurriyet.com.tr/1-5-trilyon-dolar-turkiyeyi-yonetir-mi-136624


''dış işlemlemlerde doların kullanılması serbest piyasa için gereklilik '' hoş ben öyle düşünmüyorum ama öyle kabul edelim .dış işlemler için bir veya birkaç banka yetkilendirilir ,merkez bankasıyla birlikte dış işlemlerde doları akıllıca yönetirler.

iç piyasada doların kullanılıp kullanılmaması piyasaları etkilemeyecektir ;üç beş borazancıbaşı, borozana başlasa ne olur.

sıkı dur o zaman ;

kısa bir süre ,6 ay gibi bir süre verilerek doların iç piyasada tutulması ,kullanımı ,dolaşımı ve ticareti yasaklansa ne olur ?

olacak olan şu ; 200 milyar dolar yastık altından,400 milyar kamu ve şirket hesaplarından ; kanunla öngörülen bankaya götürülürek türk lirasına çevrilir.
merkez bankası min .600 milyar dolar karşılığı türk lirası basar .basılan para karşılıksız olmayacağı için enflasyon etkisi olmaz .

sonuç mu ?

piyasalar taze ve nakit parayla coşar
türkiye bir çırpıda 600 milyar dolar zenginleşir
borç sarmalı biter
doların tl karşısında ne kadar eriyebileceği ise hayal gücünüze kalmış.

bak bir çocuğun anlayacağı kadar sade anlattım ,ekonomi kurmayların bile anlayacaktır yani

fakat senin o danışmanların için birşey demeyeceğim .

yıldız sözlük ekonomiye yön veriyor arkadaşlar ,diğer sanal sözlükler gibi boş peleş paylaşım yerine az ve öz ,anlayana sivri sinekle sazın dostluğunu hatırlatmaya gerek var mı ?

eklemekte fayda var ;türkiye bunu yapar da başarılı olursa , peşinden en az 15 ülke aynısını yapacaktır.gerisi mi ,onu da trump düşünsün


edit:sen önce ekonomiyi öğren derler adama .yastık altında ve şirket kasasında kullanılmayan doların değerlendirilmesinden bahsediyorum ve bu miktar yıllar içinde tasarruf edildiği sanılarak dış ticaret açığına artı etki yapmış .bu miktar piyasaya kazandırılırsa döviz arzı artacaktır.dış ticaret açığımızı sıfırlayacak ve kısa dönemde artıya geçirecektir.600 milyar diyorum bak ,dolar diyorum
(bkz:y ve x saçmalığı)
arz artarsa döviz düşecek ve aşağıda ki yazar zarar edecektir.
öyle sanıyorum ki tasarruflarını dolara bağlamış .

rockefeller ailesi

dizincibaşı
haklarında sayısız komplo teorileri oluşturulan dünyanın en bilinen ama en kapalı ailesi.

sanyici,banker ve devlet adamları yetiştirmiş abd'li aile;john d.rockefeller (1837-1937) abd'nin ilk büyük tröstü olan standart oil company'nin kurucusudur;oğullarından john d.rockefeller jr,(1874-1960) newyork'ta ki ünlü rockefeller merkezi'ni yaptırdı;nelson aldrich rockefeller (1908-79) ise new york eyalet valisi ve abd'nin 41. başkan yardımcısıydı .

aile hakkında son komplo teorisine göre google üzerinden bütün dünya insanların bilgilerini kendi datalarında toplamış oldukları ve bu dataları yönetimsel ve ticari işlemlerinde kullanarak dünyayı yönettikleri şeklindedir.

ramazan ayında yolda sigara içen kız

sigma
Ramazan ayında Türkiye'de olanlar;

Oruç tutanların; tutmayanların yemek yemesine ve sigara içmesine tahammülü yok.

Oruç tutmayanların; oruç tutanların ağız kokusuna ve ramazan ruhu yaşamasına tahammülü yok..

Bu milletin, birbirine tahammülü yok. Sadece ramazana has bi' durum da değil bu üstelik. Herhangi bi' konuda... Adamın, birbirine sarılan sevgililere tahammülü yok, aynı sevgililerin de, ortak derslerine başörtülü giren arkadaşlarına tahammülü yok..


Özgürlük, başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde istediğinizi yapmanızdır. Bunu idrak edemeyecek insan müsveddeleriyle dolu ortalık.

"Bak şuradan siktir git" diyen karikatürdeki adam bile, "ben de geliyorum yapraaam" der bu duruma. (bkz:türkiye'den defolup gitmek için sebepler).

He zaten, dolar 4,5 tl yi görmüş. Gidebiliyorsanız gidin, sıkıysa.

ramazan ayında yolda sigara içen kız

PARS
Sigara içmenin ramazan ayı, muharrem ayı ya da balayı yoktur. Sigara içen insan her zaman içer.



(bkz:#40084)



Farklı dinlerin farklı uğurlu/uğursuz dönemleri vardır. Bir kişi bu dinlerden bir tanesini benimseyebilir. Birden fazlasını benimsemek yasaktır. Bu durumda kişi benimsediği dinin hükümlülüklerini yerine getirirken diğer kişilere karışma hakkına sahip değildir. Kendi dini buna izin verse dahi gerek etik açıdan gerekse insan haklarına göre bu yasaktır.



Gel gelelim mevzu bahis konuya; ramazan ayında, yolda aynı anda belki de 50 milyondan fazla kız sigara içiyor olabilmektedir. Herhangi bir biçimde üzerine kafa yorulmaması gereken başlıktır.

ramazan ayında yolda sigara içen kız

bendeöyledüşünmüştüm
Öncelikle başlık daha kapsamlı bir şekilde açılabilirdi. Başlığın bu şekilde dizaynının amacı ramazan ayında yolda sigara içen kızın bunu görür de derhal bu davranıştan vazgeçer umudu muydu bilemedim. Insanlar asırlardır farklı farklı inançlar içinde yaşamışlardır. Bunların ortak noktası inandıkları tanrıya şükürlerini belirtmek amacıyla bir şeyleri feda etmeleridir. Bu bir teşekkürdür. Aynı bunun gibi semai bir din olan İslam'da da ramazan ayında öncelikle yaratıcının farz kılması ve sonrasında yine onun rızası için şükür mahiyetinde oruç tutulur. Mesela Kurban bayramında da kurban olarak koç feda edilmesi gibi. Bu öncelikle farz olduğu için yapılır ancak bu ibadetin sosyal, bedensel, bireysel, ruhsal faydaları da vardır. Ana konu oruç olduğu için onun üzerinden gideceğim. Oruç tutmanın bedensel yani sağlımıza olan faydalarını hepimiz pek çok kez okumuş veya dinlemişizdir. Ruhsal anlamda da oruç insanı kötü söz söylemekten, kalp kırmaktan bu tip olumsuz davranışlardan alıkoyar ve gerçek bir inanan için ramazanın gelmesi bir sevinçtir. Sosyal faydasının bireysel çıkarımlarla birlikte olduğunu düşünüyorum. Açlığı, yokluğu çok yakından gösteriyor size bu ibadet. İnsanlarla aranızdaki empatiyi kuvvetlendiriyor. Orucunuzu açtığınızda daha hemen biraz yediğiniz de doyduğunuzu hissedersiniz işte hayatı yokluklarla geçen birinin ufacık bir yardımla mutlu olacağını buradan çıkartabilirsiniz. Oruç nimetlerin, doğanın bize verilen her şeyin gözümüzde kıymetini arttırır ve duyarlılık yaratır. Gelelim şu oruç tutmayanlara. Burada ben yanacaksınız çok yanlış yoldasınız diye fetva verecek değilim keza ben hoca da değilim. Kimse inanmak zorunda değil diyemem çünkü dinimce zorundadır ve dinim evrenseldir tüm insanlığı içine alır. Ama tercihi bu yandansa saygı duyarım eleştirmem. İnanıyordur ancak bir farzı yerine getirmiyordur bunu da eleştiremem. Ancak oruçlu birinin yanında fütursuzca davranmak işte bu noktada bu insanın kendi vicdanı kendi merhameti kendi kişiliği ile ilgili bir şeydir. Bu belki oruç tutanlar için bir sınavsa bile o kişi için iyi bir şey değildir. Dini olarak değil bunu tamamen etik ve ahlak kurallarını baz alarak yorumluyorum. Tabii kalbinde islam dini yoğrulmuş bir ruh bir akıl zaten hoşgörü ve beraberinde vicdan, merhamet, anlayış gibi kavramlara sahip olacaktır.

inci ve inci avcılığı

fadiyez
-bana inci al aşkımmm
-görende anasının evinde inci tarlasında doğmuş sanacak seni.inci kaç para haberin var mı senin .mahmutpaşa'dan şöyle birebir çakma kolye alayım sana ha ,olur mu ?

komşu ziyaretinde komşu çiftin arasında geçen bu muhabbetten sonra inci ne kadar ,inci de ne yav soruları kafamda dolaşınca şöyle bir araştırayım dedim .işte sonuçları ;

İstiridye, midye ve salyangoz gibi yumuşakçalar, kabuklarının iç yüzeyini sedef denen beyazımsı, parlak bir maddeyle kaplar. İstiridye ve midyeler içlerine giren tanecikleri sedefle örterek incileri oluşturur. Ama değerli inciler yalnız inci istiridyeleri ya da midyelerinden elde edilir. Bir yerdeki inci istiridyelerinin tümünde inciye rastlanırken, başka bir yerdeki istiridyelerden tek bir inci bile çıkmayabilir. Ayrıca bazı yerlerde gelişen inci istiridyelerinin kabuk iç yüzeyini örten sedef, inciden daha değerlidir.
İstiridye ve midyelerin içine yabancı bir madde girmezse inci oluşmaz. Kum gibi örseleyici bir taneciğin etkisinden kurtulmak isteyen bu hayvanlar taneciği sedefle kuşatarak inciyi oluşturur. istiridyeler genellikle çamurlu, kumlu deniz diplerinde ya da dipteki mercanlar üzerinde bulunur. İnci istiridyesi 16 yıl kadar yaşar; ama en değerli inciler çoğu kez genç istiridyelerin içindedir. İnci üreten tatlı su yumuşakçaları Unio cinsinden midye türleridir.
İnciler damla ve yumurta biçiminde, yassı ya da yuvarlak olabilir. Düzgün bir biçimde gelişmemiş olanlara barok inci denir. Bazı inciler kabuğa yapışık durumda geliştiğinden yarım küre biçiminde olur. İncinin değeri ağırlığıyla birlikte artar. Ağırlık birimi olarak miskal (1 miskal=4,80 gr) ya da kırat (1 kırat=0,2 gr) kullanılır. İncinin değeri yalnız ağırlığına değil, parlaklığına ve rengine de bağlıdır. İnci çok eski tarihlerden bu yana değerli sayılmış, bazen elmastan bile üstün tutulmuştur.

Üstelik değerli taşlar arasındaki bu yerini dış etkenlere karşı oldukça dirençsiz olmasına karşın kazanmıştır. Bilinen en güzel incilerden biri, 1917'de Batı Avustralya'da Broome yakınlarında çıkarılan "Batı Yıldızı" adlı damla biçimli ve serçe yumurtası iriliğindeki incidir. Ünlü inciler arasında daha iri olanlar ve 20 miskal ağırlığına ulaşanlar da vardır. İnci istiridyelerinin bol bulunduğu yerler inci yatakları olarak bilinir.
En önemli inci yataklarından bazıları Ateşkes Kıyısı açıklarında ve Basra Körfezi'ndeki Bahreyn Adası çevresinde yer alır. Doğu incisi adıyla tanınan en değerli incilerin büyük bölümü Basra Körfezi ve Umman Körfezi'nden çıkarılır.

Hindistan ile Sri Lanka (Seylan) arasındaki Manar Körfezi'nde de zengin yataklar bulunur. Buradaki inci avcıları kayıklarla denize açılır, dibe dalmalarını kolaylaştıran ipe bağlı ağır bir taşla denize atlarlar. Yanlarına aldık-ları zıpkınlar köpekbalıklarına karşı kendile-rini savunmaya yarar. İnci avcısı görebildiği tüm istiridyeleri toplayıp bir sepete doldurur ve sepet iplerle yukarıya çekilir. İnciler yuvar-laksa, kolye ve benzeri süs eşyalarının yapı-
mında kullanılmak üzere ortalarından deline-rek yeryüzünün dört bir yanına gönderilir.

Beyaz incileriyle ünlü Avustralya çevresindeki inci yatakları, günümüzde en önemli inci merkezleri arasındadır. Burada genişliği 30 santimetreyi bulan istiridyelerin oluşturduğu inciler çok iri olmakla birlikte, Doğu incileri kadar güzel değildir. Bu istiridyelerin sedefle-ri, incilerinden daha değerlidir.
Güney Çin Denizi ve Borneo'nun kuzeydoğusundaki Sulu Denizi'nden, Filipin Adaları, Tahiti ve öbür Büyük Okyanus adaları çevresinden yeşilimsi ya da pembemsi beyaz renkte
inciler çıkar. Panama Körfezi'ndeki İnci Adaları çevresinde ve California Körfezi'nde de inci yatakları vardır. Tatlı su midyelerinin oluşturduğu inciler daha beyaz olmakla birlikte, deniz incilerinin parlaklığından yoksundur.
Bu incileri midyelere ABD, İskoçya, Almanya ve SSCB'deki ırmak yataklarında rastlanmaktadır.

Yeryüzünün birçok yerinde inci veren yumuşakçalar yaşar. Ama inci avcılığı son derece güç, midye ve istiridyelerden elde edilen
inci sayısı çok sınırlıdır. Bu nedenlerle çok eski yıllardan bu yana, inci midyeleri ve istiridyeleri sığ sularda özel olarak yetiştirilmiş, çeşitli yöntemlerle içlerinde kültür incilerinin gelişmesi sağlanmıştır.

Kültür incileri, istiridyenin içine bir tanecik yerleştirilerek elde edilir. 1900'lerin başında Japonya'da geliştirilen bir yöntem sayesinde çok başarılı kültür incileri üretilmiştir. Bu yöntemde istiridyenin içine bir sedef tanesi yerleştirilirken başka bir istiridyeden alınmış

ramazan ayında yolda sigara içen kız

Entrymatik
Hayır yani burada yüzlerce insan var sigara içen. Neden kız diye ekstra algı yaratma paşindesin. Madem içirtöezlerdi demeye çalışıyorsun bunu kadınlar üzerinden pazarlama! Ben oruç tutmuyorum ama bu susadığım zaman su içemeyeceğim anlamına gelmiyor. Ha içirtmezlerdi diyodun ya o toplum baskısındandı işte, senin gibiler yüzünden yani. Bugün etek giydim öyle kısa değildi de dizlerimi örtüyordu. Sabah 9 da derse girdim 15 te çıktım,kütüphaneye gittim 21.30 a kadar çalıştım. Artık bi ara gözlerime perde indi çıktım. Gel gör ki yokuştan inerken tül siyah ayak bileklerinin üstünde bir etek, üstü açık ayakkabı giymiş, makyajını yapmış ve sevgilisiyle kol kola herhalde iftardan dönen bir 'hanım' kızımız beni şöyle bir süzdü. Aldırmadım. Üst geçitten geçerken sabah akşam tıkabasa yiyip hazmedemeyince yürüyüşe çıkmış bir takım ablalarla karşılatım. Gene bi süzdüler acaip acaip. İndim eve yürüyorum bu sefer madoda oturup hala iftar yapan tayfa beni süzüyor. Bunlar müslüman çok namuslu çok iyi niyetli insanlar ben münafık mıyım şimdi? Hayır inanmıyorum. Ben kendi değerlerimle çelişen hiç bir şeyi yapmıyorum. Oruç tutmak fakiri anlamak için yapılıyorsa bir ay boyunca tüm türkiyede milyonlarca insana iftar veren belediye neden evsizlerin orda sıraya girmesine izin vermiyor? Ya da o parayla aslında türkiyedeki evsizlerin bir yıl beslenebileceğini hatta artacağını kimse, hiç bir müslüman düşünmüyor mu? Gidip mado gibi bi yerde iftar açarken, tıkabasa yediklerini hazmedemeyip yürüyüşe çıkarken mi anlıyorlar hallerini açların? Bi de iftardayken yoldan geçen kadınlara bakmak hangi orucun bi parçası? Yıllardır burda ailemden uzakta yaşıyorum istesem gece birde ikide de dönerdim eve, gider takılırdım bir yerlerde kimsenin ruhu bile duymazdı. Ama ben hep kendime doğru olmayı öğrendim. Dindar gözüküp başımı kapatarak ve (gerçek dindarlardan özür diliyorum fakat) diğerlerinin %99u gibi yılda bir sevgili değiştirip, her sevgilimle dine uysun diye yalancıktan nişanlanıp akşam iftarlarda gizli kapaklı buluşmadım. Ama buluşanlara da onların bana sırf etek giydiğim için baktıkları gibi bakmadım çünkü bizim farkımız tam da bu noktada başlıyor. Kız derken islamik bir figür olmayan kızı kastettiğin gayet iyi anlaşılıyor. E o kız da sizin gibiler yüzünden içiyodur belki. Belki siz kendinizi daha namuslu hissedin diye içiyodur. Belki akşam akyıldızlılar rektörlük ve esenler belediyesinin ele geçirdiği ortabahçeye içiyodur. Beni sinir etme bak vallahi 155i ararıng!

eurovision 2018

Entrymatik
En son manga'nın zirvesinde bıraktığım yarışma. Yani çok heyecanlı değilim takip ederim arada aslında. İskandinavların en çirkini bile bizim ortalamanın üstünde olduğu için yakışıklı güzel filan bence ona bakmıyolar. Gözlemlerime göre Asıl onlara ada ülkeleri (kıbrıs başta olmak üzere), yunanistan ve özellikle azerbaycan gibi ülkeler dikkat ediyor. Aslında türkiye de biraz dahil buna ya da avrupa kıtası dışındakiler genellemesi yapabiliriz çünkü ortak kültür az. Bu yüzden gönderilenler ya çok yetenekli (bkz:loreen) ya da çok popülarite oluşturabilecek sevimlilikte (bkz:alexander rybak) veya sansasyonel (bkz:conchita wurst) (bkz:rusyalı neneler) olmalıdır. Bizden de aleynayı gönderelim diyolar. Belki biraz sansasyonel sayılabilir

yılın yıldızları ödül töreni


Yıldızca

ünlü korsanlar

Yıldızca

Astronot Eğitimi