confessions

albino aborjin

Çaylak  · 24 Kasım 2018 Cumartesi

  1. toplam giri 61
  2. takipçi 1
  3. puan 849

çalışkan öğrencilerin başarı sırrı

albino aborjin
sayısal bölümleri katmadan konuşuyorum, tecrübem dahilinde.
ÇALIŞKANLIK yok, devletin ideolojik aygıtına öküz gibi uymak var. bir dönemde bir öğrenci 8 ve 8+ dersler alabiliyorsa kimse kusura bakmasın, insanın kendine bakmamasıdır bu. çalışkanlık dediğin, döneme 4-5 ders düştüğü bir sistemde sadece sana sunulan kaynaklar ve yönlendirmelerle kalmayıp senin de ekstralarınla bilgiyi keyifli ve sürekli hale getirebilmendir.
8 ders alıyoruz, ders ortalaması a2'den yukarı olan bir kişinin normal insan olduğunu görmedim. -lütfen 'normal insan kurgu mudur/değil midir'e girmeyelim- 2 kelimeyi yan yana getiremiyor, sosyal ortamlarda aşırı uyumsuz, tutarsız, her taraftan ilkellik akıyor-kaplumbağa tıslıyor ya da kabuğuna fırlıyor-, birader teori konuşalım biraz ya hu demek üzere tipli, ee hafta sonu ne yaptın desen, hiiç ders çalıştım çok sıkıldım ama bunun bilimsel bir yanı ya da benzediği bir ünlü kişisi kuramı da oluyor muhakkak.
yarın öbür gün bu adamlar bir de bizim üstümüz yöneticimiz oluyor, halkın yöneticisi oluyor, memur oluyor. nitelikli öküz yetiştirmek bu, sitem etmiyorum elbette, insanlar kendi elleriyle özgürlük adını verdiği doxalar aracıyla istediği boku yiyebilir ve halka doğru yellenebilir. bunlar olağan bunlara şaşırmak çağımızı anlamamak ve zırva ve zırva. bu tarz insanları konuşturmaycaksınız, 8 dersi meşrulaştırmalarına izin vermeyeceksiniz, ha az çalışıyordur çok çalışıyor, gayet rahattır sosyaldir hiç farketmez, öküzlüğü yüzümüze haykıran bir şey elbette olağan olabilir ama meşruluğu toplum atfeder meşru olmasına izin vermeyeceksiniz.

30 yaşında hiç sevgilisi olmamış insan

albino aborjin
30 yaşına kadar bensizlik daha kötü, düşünüyorum da başıma böyle bir şey gelse diye... mazallah.
Olabilir de böyle şeyler, bazen olmaması artı bazen olması eksi, insanın konuşulduğu yerde bu kadar kesin hükümlere varmak pek akıl işi değil. Kimi fikirlerini Yaşar, kimi duygularını, kimi ikisini birden, kiminden ikisi de hariçtir. kimi kendini Yaşar, kendinden yola çıkıp Evreni yorumlamaya uğraşır diye gelmez, gelemez aklına, kimi ise rutinin müdavimidir, kendini bile dinleyemez. Örnekler çoğaltılabilir, ikinci bir insan şart diye bahsetmek saçma ama bence o insan bazen zerafet dolu bir gerek değil 'alternatiftir'. Eksiklik değildir, lakin insanın gözü " acaba olsaydı o kişiyle o durumda kendimin nasıl bir varyasyonunu deneyimliyor olurdum?" Merakına kayar.

azam ali

albino aborjin
bağımlılık yapan kadınlar başlığı biraz abes durur diye açmadım. azam ali bu dünyadaki en güzel seslerden biri, kimi şarkıları herhangi bir dilde değil,örneğin kendisine sorulduğunda 'ruhumun dili' cevabını vermişliği vardır bu tip bir şarkısı için.
kendisi iranlıdır, başka bir ülkede yaşıyor. niyaz, vas gruplarında solistlik yapmıştır, beni benden alan şarkılarını da aşağıya bırakacağım. roseland diye bir grupta daha bulunmuş, tecrübe edinmedim henüz, bilginize.
gotik dönem dünya müziği vs vs şeklinde bir tarz olarak yorumlayanlar oluyor ezgilerini, bende hanımefendinin kendi yaklaşımı gibi onun tarzını ruhani buluyorum.
seslendirdiği şarkılardan en sevdiklerim:
vas-mandara
vas- varuna
vas-svarga
vas-bardo
vas-refuge
vas- ın the garden of souls
vas- sevdama
vas-leyli
vas-sunyata
niyaz-beni beni
vas-offerings ellora

ilaç lobisi

albino aborjin
anti depresan bir sosyalleşme materyali, anksiyetin yoksa eksiksindir. şu an gülmekte olan arkadaşınız şak diye acıklı, trajik anısına geçip pat diye surat değiştirebiliyor ama siz aklı başında insanlar tek başınasınız; mideniz ağrıdığında suratınızı asmadığınız için sahtecilikle suçlandınız.
"benim sorunlarım var kardeşim, antidepresanlıyım -haplı olsa bu kadar olamazdı adeta- ben, herkesi sökerim len, bak benim raporum var, aklı başında bir insanım ama çok şükür ben de herkes gibi deliyim"
ee kapitalizmin neden özenmeden avladığı ceylanlar olmayalım. biz zaten hastalığa kendimizi 'psikolojik' olarak hazırlamış, meta ürünü her iyi/kötüyü benimseyip güncellenmiştik.

parasızlık

albino aborjin
beni sinirlendiriyor. haftaya latin dansı denemem olacak, 5 kuruşsuz sanatlı manatlı, agresif-melankolik bakışlı bir haldeyim. Partner de bulamadım, gerçi her kim 'olacaksa' onun partneri sefalet olacak. bu robot estetikliğinde, dans ederken piste uuuu -üşüyorum efekti- çektirecek buzul esintimle zerafeti temsil edebilir miyim, ya da biri onu tenzil?

go oyunu

albino aborjin
bu oyun hakkında size aklımdaki bilgilerden, yorumlardan birkaçını vereyim.

- oyun 4000 yıllık çin oyunu, ama oyuna japon kültürü sahip çıkmış.
- tanınan oyun tahtaları (goban denir buna) 9*9, 13*13 ve 19*19 diye hatırlıyorum.
- profesyonel oyuncuların ya da turnuva maçları 19luk tahtada oynanır.
- taşları hareket ettirerek değil, sadece yerleştirerek hamle yaptığınız bir oyun.
- bir şah-mat, rakibi tamamen silmek gibi kesin bir bitimi yok, 2 oyuncunun da karşılıklı pas demesi ile oyun sonuçlanır ve puan hesaplanır.
- puan hesaplanması sahip olunan bölgeleri, kırılan taşları ve esir alınan taşları sayıp toplayrak hesaplanır. yani aslında oyun içerisindeki çekişmeleriniz rakibinizin taşını yok etmeniz vs. bir alana sahip olma mücadelesine dayanır.
- "dünya savaşı'nda abd'nin savaşa giriş sebebi olan pearl harbor saldırısı'nın, şaşırtıcı etkisi ve tahribatının arkasındaki soğuk mantığın temelinde basit bir go manevrası (yalnız olan taşa saldır) olduğu bilinen bir gerçektir."
- oyun diğer zeka, strateji oyunlarına kıyaslandığında matematiksel değil ve bir anlık akıllıca bir hamleniz çok nadiren büyük bir etki yaratır, çok nadir size oyunu kazandırır.
- oyun sürekli bir keşke ve yapılan eski hamleleri gözden geçirerek sitem ederek geçer, hayat gibi bu konuda; özerk değil birikimli ilerler.
- yaptığınız bölgesel çekişmeler neticesinde bir kompozisyonun bütününü oluşturan parçaları oluşturursunuz. satranç benzeri oyunlardaki gibi giriş gelişme sonuç yok demektir bu da. geriye işlemez, telafi yok, mevcut durumu değerlendirip daha iyiyi oynamaya koşullarsınız kendinizi.
- oyunda yanılmıyorsam 10 üzeri 720 ihtimal var * , bir çin atasözü der ki "tarihin derinliklerinden bugüne dek yeryüzünde iki aynı go oyunu oynanmamıştır"
- yaptığınız hamleleri inceleyerek kendinizi biraz daha tanıyabilirsiniz, keza rakibinizin hamleleri için de geçerli. bu nasıl oynadığınızla alakalı değil psikolojik bir yaklaşım olarak. mesela a -ha rakip agresif rakip sakin ve temkinli oynuyor gibi değil; rakibinizin neyi feda edip edemeyeceğini sahip olduklarına olmadıklarına yaklaşımını anlamak gibi.

(bkz: trevanian)'ın (bkz: şibumi) kitabından aklımda kalan go ile ilgili bir kaç sözü paylaşayım:

- hayat go'nun basitleştirilmiş bir versiyonudur.
- satranç batılı tüccarların go doğulu
- satranç muhasebecilerin, go filozofların oyunudur.

maksadım satrancı gömmek değildi, farklarını göstermekti. sözler biraz acımasız ama acımasızlığını esgeçerseniz birbirinden ayrıldığı noktaları görürsünüz. satranç farklı bu farklı bir oyun. diğer bir oyunu, anlatacaklarımın diğer oyunlardan ayrıldığı noktalarını belirtmek üzere yan yana koyup da anlattım. satranç sevici kardeşlerimiz he de re hö dö rö etmesin.

şibumi

albino aborjin
Şibumi
Rodney William Whitaker'in (bkz: Trevanian) takma adıyla yazdığı kitaptır.
“... nicholai hel, yarı rus, yarı alman asıllı koyu bir amerikan düşmanı. şanghay'da doğmuş, bir japon generali tarafından büyütülmüş ve "go" oyununu öğrenmiş. bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. üstün düzeydeki "yakın algılama" yeteneği sayesinde fotoğrafı bile çekilemeyen bu yenilmez savaşçı günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere çıkıyor.” (kitabın arka kapağında bulunan yazı)
şibuminin geçtiği bir yer de (bkz: murat menteş)'in (bkz: korkma ben varım) romanı. romanda, müntekim gıcırbeyin aşık olduğu şebnem isimli kadının soyadı şibumidir. şebnemi şibumi yapan hiç bir şekilde nitelenmemesidir, müntekimin şibumi sandığı sevdaya kadar. (basitliğin sıradanlıkla karıştığı dramatik sevda. gerçi her sevda bir parça dramatik )
şibumi, günümüz konuşma dilinde pek yaygın bir kelime değil ne yazıkki. sanırım sebebi ise basitlik ile sıradanlık kelimelerinin aynı kabul edilmesi.
bu kitaplardan ya da (bkz: go) oyununun felsefesinden yola çıkarak basitliğin muazzam hafifliğine değinen bir kelime olduğunu anlayabiliriz. şibumi olan pirüpaktır, aşikardır; kimse tutup da güneşi övgüye boğmaz üstelik galaksiye yettiğini dahi unutmadan . Şibumi, manasını basitlikte bulmuş, “ispat çabasız” ve “hakimiyet iddası olmayan otorite”. önemi unutulmuş yanı başımızdaki insan gibi varlığını ona alışarak manipüle ettiğimiz keşfini unuttuğumuz bir alışıla gelmiştir şibumi. go oyununda insanın kendisini ve rakibini tanıması, herhangi bir duygunun yaveri olmadan aksine her duygusunu, kişinin bir kenara bırakıp bizzat gerçeğin kendisini anlamaya çalıştığı basitlik.
(bkz: müntekim gıcırbey)'e üzülün ama hak vermeyin. şebnem, sadece şibumi sevenin gözünde şibumidir. başka her türlü sevmek ve her şebnem 'basit' olması temenni edilen ama sıradandır.
Alıntılar Şibumi, sayfa 84 diye hatırlıyorum.

yazarların sevmediği insan tipleri

albino aborjin
- tez canlı
- gürültücü
- bir gün iyi bir gün kötü (iki yüzlülük gibi değil, kendini anlamamış)
- duygusal triplere girmiş (buna lafım yok, lafım buradan sonrasına) yok kanka benim derdim kadınlar değil yalnızlık değil kanka, birini bulunca da cenneti yaşıyor
- sürekli konuşan
- bağlam verirken konuyu değiştiren
- siz konuşurken bölen -ara sıra olur önemli değil- uyramaya çalışırken bölen,
- en nefret ettiğim insanın cümlemi bö *yanındakine döner ve maç kaç gibi* bu cümlem de hiç bitmez biliyor musun. hangi cümle.
eklemede bulunurum.

spor yapmak

albino aborjin
kas ve zeka neden zıt gibi görülüyor?
ateşi bulalı çok oldu, bağırsaklar ufaldı, beyin büyüdü vs vs. kaslarını çalıştıran bir insanın hormonel dengesini cartını curtunu vs. düzenleyerek daha iyi düşünebileceğini de göz ardı etmeli miyiz? sağlam kafa sağlam vücutta bulunur mu? kimi canımın içleri sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını sever mi?...
neden kas kütlesini geliştirmek, spor salonuna gitmek vs denildiğinde 'onu yapacağıma kitap okurum' veya başka bir şey denildiğinde 'onu yapacağıma bunu yaparım'cı oluyoruz. söyleyeyim; yeğlemek eylemini kendi kafasına göre piyasaya süren insan tembeldir. her gün kitap okuyorum -roman, siyaset, sosyoloji, felsefe, psikanaliz- ve haftada 5 gün spora gidiyorum, 2 gün dil kursuna gidiyorum, diyen insana spora gideceğime kitap okumazdım deseniz daha anlamlı olur.
ille de kas ve zekayı bağdaştırmak istiyorsanız şunları da söyleyeyim. daha doğrusu ben bağdaştığı durumlar olabilir diyorum genelde ise ayrıma maruz kalıyor.
türkler sözün hakikiliğinden çok etkileyiciliğine bakar, hal böyle olunca çelimsiz zeki insanlar kendi zamanından feda edip de doğru olanı verebilmek için tüm yapay, etkileyici sözde hakiki'cileri elemek adına kas kütlesi, film analizi, genel kültür, bilim ya da entelektüel bir -aslında kendisi için gerekli olmayan- uğraşa girişir. ki fedakarlık bu, dışarıdan bakan bir insan da buna sosyal getiri der, işte onların da yeğliyorum'cular olması muhtemeldir.
tabii bunlar genel adına söylediklerim şeyler, elbette hepsi demek değil:
kimi zekiler sporu sevmez, kimileri hobi olarak başka şeyleri seçmiştir, başka yoldan sağlıklı takılıyorlardır, boş vakitlerinde ailesiyle dostlarıyla sohbet edebilir, konferanslara gidebilirler.
sevdiğim nice yazarlar var ki hakikat de sanat gibi azınlığa mahsustur, onu savunmaya çalışmak onun doğasını anlamamak demektir, derler mesela. kimi zekiler paylaşmaz ya da etkileyici paylaşmaz. alan alsın der. isteyen dinlesin der.
3 /