confessions

albino aborjin

Çaylak  · 24 Kasım 2018 Cumartesi

  1. toplam giri 55
  2. takipçi 1
  3. puan 495

öğrenci milletinden yazar olmaz

albino aborjin
sözü kimin söylediğine değil de bizzat söylenen sözün kendisine bakan insanın günden güne azalmasıyla doğru orantılıdır; yorumun değil bilginin ve gündemin paylaşıldığı yer olunca sözlükler bir ek sözlük, as sözlük vs. sözlük yazarından yazarlık dersi bile öğrenebiliriz sözlüğün 'sözlük' yazarın 'yazar' olabilmesi için.
tabii bunları söylemek gerçekçi bir yaklaşımdır, keza çağına ayak uyduramayan -bunu benimsemese bile rol yapmayan- erkeğin erkekliğinden bahsedilemez. bir öncü çıkacak, çağını kavrayacak, kendini sevdirecek ya da kendisinden korkulacak bir kişi; karizmatikliğinin ve idaresinin ve tabi bu ortam için olmazsa olmaz yırtık -kurbana pabucunu çıkarttıran- yazarlığı ile kitleleri etkileyip yeni bir sözlük anlayışının öncüsü olacaktır.
çok troll durdu yazı, ya da idealistin kendi realistliğini meşru bir idealistlik düzeni görmesi gibi trajik-bilimsel patetik de diyebilirz. maksadım bu değil elbet.ya sözlük spotun mezarlığına gömülünür ya başkaları gibi olunur ya da değişimin öncüsü olunur ya da- bu son ya da- bunlar yaşanırken izlenen olunur.

benzetmeler, alıntılar.
politika bilimi- münci kapani
bodin- devletin altı kitabı machiavelli-ilp rens
trevanian 20. mil
weber otorite tipleri -karizma-

spor yapmak

albino aborjin
kas ve zeka neden zıt gibi görülüyor?
ateşi bulalı çok oldu, bağırsaklar ufaldı, beyin büyüdü vs vs. kaslarını çalıştıran bir insanın hormonel dengesini cartını curtunu vs. düzenleyerek daha iyi düşünebileceğini de göz ardı etmeli miyiz? sağlam kafa sağlam vücutta bulunur mu? kimi canımın içleri sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını sever mi?...
neden kas kütlesini geliştirmek, spor salonuna gitmek vs denildiğinde 'onu yapacağıma kitap okurum' veya başka bir şey denildiğinde 'onu yapacağıma bunu yaparım'cı oluyoruz. söyleyeyim; yeğlemek eylemini kendi kafasına göre piyasaya süren insan tembeldir. her gün kitap okuyorum -roman, siyaset, sosyoloji, felsefe, psikanaliz- ve haftada 5 gün spora gidiyorum, 2 gün dil kursuna gidiyorum, diyen insana spora gideceğime kitap okumazdım deseniz daha anlamlı olur.
ille de kas ve zekayı bağdaştırmak istiyorsanız şunları da söyleyeyim. daha doğrusu ben bağdaştığı durumlar olabilir diyorum genelde ise ayrıma maruz kalıyor.
türkler sözün hakikiliğinden çok etkileyiciliğine bakar, hal böyle olunca çelimsiz zeki insanlar kendi zamanından feda edip de doğru olanı verebilmek için tüm yapay, etkileyici sözde hakiki'cileri elemek adına kas kütlesi, film analizi, genel kültür, bilim ya da entelektüel bir -aslında kendisi için gerekli olmayan- uğraşa girişir. ki fedakarlık bu, dışarıdan bakan bir insan da buna sosyal getiri der, işte onların da yeğliyorum'cular olması muhtemeldir.
tabii bunlar genel adına söylediklerim şeyler, elbette hepsi demek değil:
kimi zekiler sporu sevmez, kimileri hobi olarak başka şeyleri seçmiştir, başka yoldan sağlıklı takılıyorlardır, boş vakitlerinde ailesiyle dostlarıyla sohbet edebilir, konferanslara gidebilirler.
sevdiğim nice yazarlar var ki hakikat de sanat gibi azınlığa mahsustur, onu savunmaya çalışmak onun doğasını anlamamak demektir, derler mesela. kimi zekiler paylaşmaz ya da etkileyici paylaşmaz. alan alsın der. isteyen dinlesin der.

yazarların sevmediği insan tipleri

albino aborjin
- tez canlı
- gürültücü
- bir gün iyi bir gün kötü (iki yüzlülük gibi değil, kendini anlamamış)
- duygusal triplere girmiş (buna lafım yok, lafım buradan sonrasına) yok kanka benim derdim kadınlar değil yalnızlık değil kanka, birini bulunca da cenneti yaşıyor
- sürekli konuşan
- bağlam verirken konuyu değiştiren
- siz konuşurken bölen -ara sıra olur önemli değil- uyramaya çalışırken bölen,
- en nefret ettiğim insanın cümlemi bö *yanındakine döner ve maç kaç gibi* bu cümlem de hiç bitmez biliyor musun. hangi cümle.
eklemede bulunurum.

şibumi

albino aborjin
Şibumi
Rodney William Whitaker'in (bkz: Trevanian) takma adıyla yazdığı kitaptır.
“... nicholai hel, yarı rus, yarı alman asıllı koyu bir amerikan düşmanı. şanghay'da doğmuş, bir japon generali tarafından büyütülmüş ve "go" oyununu öğrenmiş. bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. üstün düzeydeki "yakın algılama" yeteneği sayesinde fotoğrafı bile çekilemeyen bu yenilmez savaşçı günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere çıkıyor.” (kitabın arka kapağında bulunan yazı)
şibuminin geçtiği bir yer de (bkz: murat menteş)'in (bkz: korkma ben varım) romanı. romanda, müntekim gıcırbeyin aşık olduğu şebnem isimli kadının soyadı şibumidir. şebnemi şibumi yapan hiç bir şekilde nitelenmemesidir, müntekimin şibumi sandığı sevdaya kadar. (basitliğin sıradanlıkla karıştığı dramatik sevda. gerçi her sevda bir parça dramatik )
şibumi, günümüz konuşma dilinde pek yaygın bir kelime değil ne yazıkki. sanırım sebebi ise basitlik ile sıradanlık kelimelerinin aynı kabul edilmesi.
bu kitaplardan ya da (bkz: go) oyununun felsefesinden yola çıkarak basitliğin muazzam hafifliğine değinen bir kelime olduğunu anlayabiliriz. şibumi olan pirüpaktır, aşikardır; kimse tutup da güneşi övgüye boğmaz üstelik galaksiye yettiğini dahi unutmadan . Şibumi, manasını basitlikte bulmuş, “ispat çabasız” ve “hakimiyet iddası olmayan otorite”. önemi unutulmuş yanı başımızdaki insan gibi varlığını ona alışarak manipüle ettiğimiz keşfini unuttuğumuz bir alışıla gelmiştir şibumi. go oyununda insanın kendisini ve rakibini tanıması, herhangi bir duygunun yaveri olmadan aksine her duygusunu, kişinin bir kenara bırakıp bizzat gerçeğin kendisini anlamaya çalıştığı basitlik.
(bkz: müntekim gıcırbey)'e üzülün ama hak vermeyin. şebnem, sadece şibumi sevenin gözünde şibumidir. başka her türlü sevmek ve her şebnem 'basit' olması temenni edilen ama sıradandır.
Alıntılar Şibumi, sayfa 84 diye hatırlıyorum.

go oyunu

albino aborjin
bu oyun hakkında size aklımdaki bilgilerden, yorumlardan birkaçını vereyim.

- oyun 4000 yıllık çin oyunu, ama oyuna japon kültürü sahip çıkmış.
- tanınan oyun tahtaları (goban denir buna) 9*9, 13*13 ve 19*19 diye hatırlıyorum.
- profesyonel oyuncuların ya da turnuva maçları 19luk tahtada oynanır.
- taşları hareket ettirerek değil, sadece yerleştirerek hamle yaptığınız bir oyun.
- bir şah-mat, rakibi tamamen silmek gibi kesin bir bitimi yok, 2 oyuncunun da karşılıklı pas demesi ile oyun sonuçlanır ve puan hesaplanır.
- puan hesaplanması sahip olunan bölgeleri, kırılan taşları ve esir alınan taşları sayıp toplayrak hesaplanır. yani aslında oyun içerisindeki çekişmeleriniz rakibinizin taşını yok etmeniz vs. bir alana sahip olma mücadelesine dayanır.
- "dünya savaşı'nda abd'nin savaşa giriş sebebi olan pearl harbor saldırısı'nın, şaşırtıcı etkisi ve tahribatının arkasındaki soğuk mantığın temelinde basit bir go manevrası (yalnız olan taşa saldır) olduğu bilinen bir gerçektir."
- oyun diğer zeka, strateji oyunlarına kıyaslandığında matematiksel değil ve bir anlık akıllıca bir hamleniz çok nadiren büyük bir etki yaratır, çok nadir size oyunu kazandırır.
- oyun sürekli bir keşke ve yapılan eski hamleleri gözden geçirerek sitem ederek geçer, hayat gibi bu konuda; özerk değil birikimli ilerler.
- yaptığınız bölgesel çekişmeler neticesinde bir kompozisyonun bütününü oluşturan parçaları oluşturursunuz. satranç benzeri oyunlardaki gibi giriş gelişme sonuç yok demektir bu da. geriye işlemez, telafi yok, mevcut durumu değerlendirip daha iyiyi oynamaya koşullarsınız kendinizi.
- oyunda yanılmıyorsam 10 üzeri 720 ihtimal var * , bir çin atasözü der ki "tarihin derinliklerinden bugüne dek yeryüzünde iki aynı go oyunu oynanmamıştır"
- yaptığınız hamleleri inceleyerek kendinizi biraz daha tanıyabilirsiniz, keza rakibinizin hamleleri için de geçerli. bu nasıl oynadığınızla alakalı değil psikolojik bir yaklaşım olarak. mesela a -ha rakip agresif rakip sakin ve temkinli oynuyor gibi değil; rakibinizin neyi feda edip edemeyeceğini sahip olduklarına olmadıklarına yaklaşımını anlamak gibi.

(bkz: trevanian)'ın (bkz: şibumi) kitabından aklımda kalan go ile ilgili bir kaç sözü paylaşayım:

- hayat go'nun basitleştirilmiş bir versiyonudur.
- satranç batılı tüccarların go doğulu
- satranç muhasebecilerin, go filozofların oyunudur.

maksadım satrancı gömmek değildi, farklarını göstermekti. sözler biraz acımasız ama acımasızlığını esgeçerseniz birbirinden ayrıldığı noktaları görürsünüz. satranç farklı bu farklı bir oyun. diğer bir oyunu, anlatacaklarımın diğer oyunlardan ayrıldığı noktalarını belirtmek üzere yan yana koyup da anlattım. satranç sevici kardeşlerimiz he de re hö dö rö etmesin.

yazarlardan deneme örnekleri

albino aborjin
*düzelteceğim, ekleme yapacağım yerler olacak, böyle bir başlık açmak ve sizin de eleştirilerinizi almak için tamamlamadan paylaşıyorum. buyrun lütfen

-yalnızlık üzerine-
türk insanı buna 'olumsuz' bir kelimeymiş gibi bakar. giderilecek bir şeydir ve düzeltilmelidir.
uzaklara dalmak, bir kafede tek başına oturup insanoğlunu çaktırmadan izlemek, neydi beni bitiren hatalarım, diye geçmişe bir göz atıp temsili bir olay seçmeye çalışmak gibi zırvalara yalnız-yalnızlık deniyor.
örnekler çok da devam edebilecek kadar tahammül sahibi değilim, bu tip yaklaşımlardan hareketle yalnızlığın tekabül ettiği şey asosyallik, tekbaşınalık.
bu kavramın kendisine atfedildiğini gören kişinin üzgün ama memnuniyet dolu kabulünü izleyin. ses tonlarına, kelimeleri seçemeyişine berbat cümle örgülerine bakın, bir düşünsel yolculuğun sonuçları mıdır bunlar? terminolojisine hakim olmadığı konularda yalnızlığının da verdiği yetkiye dayanarak ulaştığı haklı çıkarımlara, sürekli kavramla konuşma gayreti ve popüler kelime seçme dürtüsüne, henüz yerine oturtmadığı insan ilişkilerine dair düşüncelerine bakın.
insansızlığa yalnızlık diyen adamın düşünecek hiç bir şeyinin olmayışını izleyin, verin lan şuna yalnızlığı idare kılavuzunu, yalnızlar ne hakkında düşünür ve bu rahatsızlığı nasıl sürekli hale getirebiliyorlar, öğrensin. tek başına, tutunamamış, asosyal, geçimsiz ne çok kimse varsa yalnızlığın onurlu kaybedişini takmış koluna, 'olsun yalnızım, zaten yalnızlığı iyi biliyorum, anlamadıkları benim de kavramaya uğraşmadığım bir şeye sahip olma sanısına sahibim' tripleri.
yalnızlığın ne olduğunu açıklayamam, ama ne olmadığını tahammülüm yettiği her vakit yazacağım.
-yalnızlık düşünseldir
-tekbaşınalık değildir
-kişi sayısı yalnızlığı olumlu ya da olumsuz etkilemez
-sosyal olmak onu etkilemez
-asosyal olmak onu etkilemez
-geçimsiz, asosyal, sünepe, çirkin vs olmak dayanak noktaları değildir
-düşünsel dediğimiz zaman kendini kavrayamamış (kendini tanımak bitmez eyvallah, bu yarım yamalak, günden güne değişen, ya da kendini tanıma yolculuğuna çıkmamış kişi) ama anlaşma ve uzlaşma (bu da sosyal sebepler) konusunda teklik yaşıyor olması yalnızlık anlamına gelmez. gidin roman okuyun, tarkovsky, kiarostami izleyin, kendinizi geliştirin.
- değer yansızlığı yalnızlığın meşruluğunu ifa etmez. bizde genelde böyledir,düşünme yöntemin farklıysa 'a ha! yalnızım' demek için elverişli bir durum. kendini geliştirmiş herkes aksiyolojik yansız olabilir, biçim her farklı olduğunda yalnızlığı doğurmayabilir de demektir bu. ülkede 'aydın yalnızlığı' diye bahsedilen, öğretim üyelerinin de meşru görüp sığınabildiği aptal tafranın gerekçelerindedir de -zannımca tarihçesi örneğidir de- bir önceki cümle.

'insan yalnız bir varlıktır' ali şeriati
'olacak iş değil bir insanın bir insanı anlaması' karantinalı despina şiiri
kendi içindeki bilgeyi tanımış insan yalnızdır, kendi sefaletine yalnız diyen ise aciz. kendi içindeki bilgeyi tanıyan kişiye toplum ağır gelmez, ama bir kişi ağır gelir. bir yalnız bir insanı anlamayı kaldıramamaya başlandığı noktadan kendi bilgesini tanımaya başlar. tahammül edememek de bu doğrultuda kişinin kendisini kendi yapan şeyi savunmasıydı, iki kişinin de ilk kez oynadıkları kurallarını bilmedikleri bir strateji oyunda yarışanın benlik olması yüzünden kahrı büyüktür oyunun. yalnızlığı tanımaya, insan kendisinden başlamaz. diğer insandan başlar, zira bu kavram için toplum gereklidir. körsünüz, ellerinizin şeklini öğrenmek için başka bir nesneyi tutmak gerekmekte...
1

çaylak

albino aborjin
24 yaşındayım, 11 yaşımdan beri de hissimi tasvir etmeğe uğraşırım, çaylak diyecekseniz gündem paylaşan ekşi bebelerine diyeceksiniz, içi boş cümleyi etkileyici paylaşan meta-narrative tapan adamlara diyeceksiniz. zerre umrumda değil de şurada bir işimizi halletmek meramımızı anlatmak için araç olacak bir şeyden 'statüm' vesilesi ile mahrum kalıyorsam kiminle neyin muhabbetini yapıyoruz. iktisadi ruh rolleri mi, kapitalist karakter örnekleri mi, bu çaylak-üstad, silver-gold-diamond muhabbetlerinin krtiği yapılalı çok olmadı mı? ya hu ne çaylağı?
machiavelli tarzında buna savunu yapacaksanız en azından umut var vs derim de haklı bakmam yine de. ne nüfus ne bir şey, krizi idare etmek süreklilik delaleti sadece toplumsal ortamda olur. şahsım için değil bir vizyon olarak; seviyelendirmeyi geçin artık derim. her gittiğim sözlük spot, sözlük vs ortamında söylerim bunu.

sünnet

albino aborjin
hikayesi ile amacını tek bir çatı altında toplamak bize asıl olanı vermeyecektir. bakınız 'allah'ın tarihçesine de bakıldığında aynı durumu göreceksiniz, islama özel bir kelime miydi ki allah? değildi. bugün yeni bir tanrı üretilse, tezahür etse ya da bizzat kendisi dile gelse buna tanık olan herkes ona isim verip de 'allah', 'tanrı' demeyecek mi. özel isim ya da bahsedilen belli bir şey gibi ele alırsanız olmaz. bu benzetmeden umarım anlaşılıyordur demek istediğim şey. bu dine özgü değil, kullanım alanları farklı demek onun sadece tarihini ve değişim koşullarını anlamak gibi sonuçlar sağlar bize. islam çatısı altında bakıldığında evet mükkemmel yaratıldık, ama nasıl? mükemmel mi kalabiliyoruz hepimiz aydın mıyız bir bedenin idaresi ile aklın idaresini bu mükemmellik kelimesi altında inceleyecek olursak peygambere de ihtiyaç duymayacağımız anlamı çıkarılır. özetle, tarihine ve kullanım alanlarına bakmak bize asıl olanı vermeyecektir, sosyolojisini kendi içerisinde yapmak daha mantıklıdır. almanyadaki türklere, türkiyedeki türklerden memnun musunuz sorusu karşısında alabileceğimiz cevaplar ile konuşmanın mantığı yok, araştırma yöntemlerinin ilişkisi saptanamamış ya da kaynaklar verimli kullanılamamışsa bilimin objektifliğinden dahi şüphe edebiliyorken ...

özünde iyi olan insan

albino aborjin
ne istediğini, ne olduğunu bilmeyen ya da emin olamayan adamın/kadının özünün iyi olup olmamasını nereden biliyoruz, ki tutup da biri özünün iyi olduğunu öne sürebilsin. öz iyidir, ama özünde olmak her insanın işi değildir, şahsen aydınlanmak dahi öze inebilmek ile alakalı diye düşünürsek

depresyondan kurtulma yolları

albino aborjin
ortam değiştirin. gözünüz hangi renk tonlarına alıştıysa -medeniyet grisi, sahte yeşil- tam tezatı olanlara gidin ya da asıl olanlarına. doğaya çıkın ya da kalabalık bir caddede sakince insanları izliyor gibi yapıp kendinizi izleyin. depresyon, bence sadece bir kaç perspektiften kuşatır insanı, böyle zamanlarda farklı açılarınızdan da dokuyabilirseniz kendinizi tazelendiğinizi hissedeceksinizdir, bitmediğinizi, gardınızı aldığınızı vs.
siz, o içinde bulunduğunuz durum ya da ruh halinden ibaret değilsiniz, bir şeyler hissedebilmeyi tekrar öğrenin, bir şeyler hissettirecek şeyler bulun.

anus mirabilis

albino aborjin
mucize yıl. bir john dryden şiiridir , şiir ve bu kelime her şeyin güzel gittiği yıldan bahseder. 1492'yi işaret eder bu yıl. granada'nın düştüğü amerika'nın keşfedildiği, ispanyolların altın çağıdır bu yıl.

kitap alıntıları

albino aborjin
"benimle pederin konuştuğunu nereden biliyorsunuz?"
"duruşunuzda, birbirinize bakışınızda gerginlik ve öfke vardı. başıboş dolaşmana bakılırsa sen kazandın herhalde. bu pek akıllıca olmayabilir matthew"
"onun kazanmasına izin mi vermeliydim yani?"
"yo, yo, ama kazandığını düşünmesine izin verebilirdin. sen de biliyorsun peder korkaktır ve korkaklar tehlikelidir, çünkü insanı sırtından vururlar. eski bir ispanyol atasözü"

yirminci mil - trevanian

kitap alıntıları

albino aborjin
"mademki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve madem ki çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır, niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş:
çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım. durmadan dönen çark biçim versin ona.
bize yaşamayı ömür geçtikten sonra öğretiyorlar"

montaigne - denemeler/ felsefe ve yaşam

yıldız sözlük'ün doğum günü

albino aborjin
nice senelere, ne güzel günleri olmuş, güzel günlere.
bugün şu fotoğraftan fırlama 2 kadın gördüm, bir renault 19 vardı altlarında ağır ağır geçiyorlardı önümden, küpeye saç stiline kadar. 2007 civarının 20li yaşlıları oldukları çok barizdi. bir sigara yakışı vardı, dedim abla beni de al 2 tur attır.

siz diye hitap eden hocalar

albino aborjin
okuduğum üniversitede kimi hocalarım odasına gittiğimde ya da bir öğrencisiyle diyaloğuna tesadüf ettiğimde 'beyefendi' diye hitap ettiklerine rastlıyorum. ilk senemde hocam, odasına gittiğimde bana beyefendi diyince çok mutlu olmuştum. sınıfa hitap ederken ya da sınıftan tek bir kişiye yöneldiğinde 'siz' diyen hocalarım olduğu için çok mutluyum. hoca-öğrenci ilişkisinde öğrenciyle disiplin, terbiye hususunda mesafeli gibi duran hocaların, bilgiden cayılmaması ve ona karşı lümpenleşilmesinin öüne geçme amacı güden bu tavır nezdinde bilgiyi sürekli bir aktarabilme yönetimine sahip olduğunu düşünüyorum.

en tatlı uyku

albino aborjin
en son, dün 07.00da uyanmışım. oradan beri ayaktayım ve son vizem için sabaha kadar çalışıyorumr, sınavdan 15.00 gibi dönüyorum, uyku düzeninmin mahvolmaması için akşama kadar kendimi tutuyorum. sonra bam, akşam 22.00 gibi herhangi bir sorumluluğa sahip olmamanın rahatlığı ve sorumluluk olmaması sebebi ile sosyal hissetmemenin rahatsızlığı ile enteresan bir sükunet ortamında 3.tekil şahıs olduğum vaziyetin kabuğundan sıyrılıyorum, her saniye saydamlık artıyor yarın sabah 07.00 da dipdiri olarak uyanıyorum.

yalnızlık

albino aborjin
teşbaşınalık ile eş anlamlı değildir, kimi zaman birbirlerini içerebilirler. yalnızlık düşünseldir, virtuğ olmayan bir aklın felsefesi (tamam tamam her insan biriciktir) sanat başlığı altında meşrulaşan saçma bir manüskri gibidir. buradan hareketle ulaştğı kavram -yalnızlık, gizem, anlaşılmazlık, teklik vs- sosyalleşmekte yetersiz bireyin lügatında kendisinin meşruluğunu atfeder ve büyük yer kaplar.
1

gençlerin demokratik katılım göstermeme nedenleri

albino aborjin
ders notu paylaşır gibi entry girmeyeyim. hem aslan hem tilki olayım, ciddi ciddi sırıtayım.
-öncelikle liberal'den ne anlıyoruz? kökten değişimci miyiz, kendiliğinden mi? bu ne kadar liberal ediyor... neyse
üstteki maddeye bir bakalım; zaten hükümet iyi ya da kötü bir şey yaparak hatta bir şey yapmayarak bile bir tavır sergilemiş oluyor:siyaset, karar, eylem.
buna bizim yaklaşımımız nedir, biliyorsunuz ki biz değişimi yukarıdan bekleriz. devlet niye yapmıyor sistem kötücü ya da devlet çalışıyorcu oluruz. bu maddeden hangisi olduğumuza karar verirsek zaten "demokrasi, sadece bizi yönetecek kişiyi seçebildiğimiz bir şeydir" "yönetim değildir araçtır"a da ulaşabiliriz. değişimin de yukarıdan olduğu medeniyetlerde kişinin bu söylemlerini apolitik bulmamalıyız derim. siyaseten tabi olmak için belli bir süreliğine 'politik' olmak gibi bir şart saçma, uzun vadede bir karara ya da yönteme ulaşmış olmak da siyasettir. unutmayalım siyaset, devletin olmadığı yerde dahi vardır.
tabi bu bahsettiğimden çok siyasetten anlamamazlık var tabii bunun da sebebini direk gençlerde aramak pek doğru gelmiyor bana. gençlerin katılmaması değil katılmasına sebebiyet veren şey diye düşünülmeli. şeffaflık mı var, ülkede bürokrasi sorunu mu yok :) bilinmeyene yönelik bir kararsızlık bu. ha kimileri de vardır sallamaz vs.
kimileri çalışır iş yapar, kimileri de düşünür işlerin idaresini yapar.
-buradan hareketle mv'ler yatıyor işçiler köpek gibi çalışıyor maaşlara bak gibi sonuçlara gidilmesin-
tarkovsky'den bir alıntı yapayım, net hatırlamıyorum: onlar uysalca haçlarını taşıyor, çalışıyorlar.(köleler baskı altındakiler). üstlerindeki derdin geçmesi için dua ediyor ediyor ediyorlar. tanrı böyle insanların aptallığını affedebilir mi?, böyle bir şeydi.

azam ali

albino aborjin
bağımlılık yapan kadınlar başlığı biraz abes durur diye açmadım. azam ali bu dünyadaki en güzel seslerden biri, kimi şarkıları herhangi bir dilde değil,örneğin kendisine sorulduğunda 'ruhumun dili' cevabını vermişliği vardır bu tip bir şarkısı için.
kendisi iranlıdır, başka bir ülkede yaşıyor. niyaz, vas gruplarında solistlik yapmıştır, beni benden alan şarkılarını da aşağıya bırakacağım. roseland diye bir grupta daha bulunmuş, tecrübe edinmedim henüz, bilginize.
gotik dönem dünya müziği vs vs şeklinde bir tarz olarak yorumlayanlar oluyor ezgilerini, bende hanımefendinin kendi yaklaşımı gibi onun tarzını ruhani buluyorum.
seslendirdiği şarkılardan en sevdiklerim:
vas-mandara
vas- varuna
vas-svarga
vas-bardo
vas-refuge
vas- ın the garden of souls
vas- sevdama
vas-leyli
vas-sunyata
niyaz-beni beni
vas-offerings ellora

yılın yıldızları ödül töreni


Yıldızca

ünlü korsanlar

Yıldızca

Astronot Eğitimi