carpe diem

biri hep aglayan digeri hep gulen iki hayat
geçmişte romalı filozof horatius'un kullandığı mananın tepetaklak edilip tam tersi bir manada kullanıldığını ve böyle pazarlandığını gördükçe dudaklarıma acı bir gülüşün yerleştiği "felsefe".

bir kelime nasıl tepetaklak edilir? durumun vehametini izah etmek için somut bir örnek vereyim. şöyle:

enayi kelimesinin kökenine bakılırsa arapça ene kelimesinden geldiği görülür. "ene" türkçe "ben" demektir. kelimenin sonundaki "yi" eki nispet ya'sıdır.
nispet ya'sı bir kelimenin sonuna eklenen şeddeli bir ye harfidir. sonuna geldiği kelimenin son harfinin harekesi esre yapılır. bu şekilde elde edilen kelimeye “ism-i mensup” denir. bu şekilde elde edilen kelimeler bir kişinin, bir yere/kişiye/işe nispet edildiği anlamına gelir. ([http://www.arapcaogrenin.com/nispet-yasi/ kaynak])
bu durumda "ene-yi/ena-yi" kelimesi, esasında "bencil" anlamına gelen bir kelimedir. ki eskiden böyle kullanıldığı zamanlar olmuş. eskiden bencil insanlara enayi deniyor imiş. bencilliğini yüzüne vurmak için. fakat bugün kavram değişti, tamamen tepetaklak oldu. bencil insana enayi deniyordu ve "böyle olma" diye deniyordu. onları tanımlayıcı, "kendine gel" deyici bir ifadeydi. bugün ise çıkarının peşinde koşmayan, bencil olmayan insanlar için kullanılıyor. işte bir kelimenin tepetaklak olması böyle oluyor. onlardan bir tanesi de carpe diem'dir.

bu sözü doğru anlamalı: tasavvufta bu duruma ibnul vakt (vaktin evladı) denir. vakit esasında çok kıymetli bir şeydir. anda olmak önemli bir şeydir. eskilerin "huş der dem" dediğidir. yani: aldığın her nefesin farkında olmak, nefes ayıklığı.

ömür biraz düşündüğümüzde iki nefes arasındadır. ömür doğum ve ölüm nefesleri arasında cereyan ediyor. biraz daha düşünürsek iki nefes arasında olup biter küçük ömürlerimiz var. iki nefes arasındaki en kısa zaman diliminde de küçük bir ömrü dolduruyoruz. nefes alıp vermezsem ömrüm biter. nefes verip almazsam yine ömür biter. işte bu mantıkla eskilerin "huş der dem" dediği şey insana nefes ayıklığını öğütlüyor. nefesinin farkında ol diyor. yaşadığı her anın farkında olmasını öğütlüyor. o küçük ömürleri çarçur etmemesini, boş olanla uğraşmamasını, her vaktin sayılı olduğunu ve o her vakti kıymetlendirmek gerektiğini söylüyor. anı kıymetlendirmek bu anlamda çok değerli. fakat bugün bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: bugün, ki diğer entry'lere de bakılırsa amacına ulaşmış gibi duruyor, bu kavramı pazarlayanlar hedonistik bir dünyayı önümüze koyuyorlar. vur patlasın, çal oynasın, her anı lezzet parçacıklarıyla doldur diye öğütlüyorlar. fakat insan adaptasyon mekanizmasıyla bu lezzetlere de alışıyor. bir süre sonra eskisi kadar o lezzetlerden de keyif almıyor. dopamin devreleri doyuyor. işin komik ve acıklı tarafı carpe diem diyen romalı filozof horatius da "nefes ayıklığı" manasında kullanmıştı bu sözü. anın kıymetini bilmeyi, anda yaşamayı öğütlemişti. modern zamanlardaki anı kıymetlendirmekten çok kıymetsizleştiren yüzeysel yaşamayı, kâm almayı, takmamayı öğütleyen manalarından uzak; tam tersi derinliği, anı derinleştirmeyi, anı bir arkeolog gibi toprağı kazarcasına kazıp kayıp bir şehri ortaya çıkarmayı ve anı kıymetlendirmeyi öğütleyen bir manadır horatius'un öğütlediği.

diğer taraftan "carpe diem" diye pazarlanan günümüzdeki şey toplumsal bozulmayı başlatan birçok sebebi de oluşturuyor.

"insanlık ay'a gitti ama biz karşı komşumuza gidemiyoruz."

bütün bir ömrü sonunda omzumuza bir mutluluk kelebeği konup gelecek diye bekleriz. bunun reçetesini "mutlu olmak" başlığı altında bambaşka bir kıymetsizleştirici ile verirler. eczalarda satılmayan adi bir ilaçla güya hastalığımızı iyileştirirler.

şahsen ben bütün bir hafta cuma akşamı olsun da hafta sonu dinleneyim diye beklemiyorum.
bütün bir yılı yazın bir tatile gideyim diye de beklemiyorum. ki psikolojik birtakım çalışmalara göre her nedense tatilin beklentisi tatilden daha zevkli geliyor. tatile gittiğiniz zaman otelin suyu çalışmaz, güneş beklerken yağmur yağar. hayatta küçük kazanımlar yerine daima büyük zaferlerin peşinde koşanlar için huzur pek yoktur. carpe diem öğütleyicileri bizlere büyük zaferlerin hikayelerini anlatarak bizi gaza getirir. bütün huzuru büyük zaferlere zoom yaparak sunar. küçük kazanımlardan ziyade en iyi elbiseyi "bir daha gelmeyeceksin bu dünyaya" diyerek satar. böylece seni "zafere" ulaştırır.

içten sesler radyosunun cızırtılı sesi "senin istediğin hayat bu değil, tam olmadı sanki" diyen fısıltılar ile seni rahatsız eder oysa. tepeden iyi hayat diye vazedilen şey seni gün geçtikçe daha da huzursuz etmektedir. çünkü seni elindekileri satmak için baskılar ve kullanır: carpe diem! anı yaşa! günü yakala! saati yakala! hiçbir şeyi kaçırma! hiçbir şeyden geri kalma! böylece bir dezenformasyana maruz kalırız. tıpkı enayi kelimesi gibi.

çünkü saati yakala sloganı altında sana dayatılan şey aslında kendine ayırman gereken zamandan götürüyor. doğrusunu hiç anlamamış birey saati-anı yakala diye pazarlayan sese kulak kabartıp "anı yakalayacağım ama iş var" diye cevap veriyor ve kendine vakit ayırmak için sadece tatil vakitleri kalıyor. fakat kendi iç dünyasına o kadar dönüp bakmamış ki tatil olduğunda iç dünyasında biriktirdiği çamur durgun suyu kirletiyor. vakit bulduğunda ilk olumsuz şeyler çıkıyor dışarıya. tuhaftır ki tatil günlerinde edilen kavgaların neticesinin boşanma olduğu birçok da vaka vardır.

sözün özü "carpe diem" ama "doğru carpe diem".

huş der dem, nefes ayıklığı anlamında carpe diem. küçük ömürlerimizin dahi farkında olduğumuz bir anı yaşamak bu.