bir profun hikayesi

PARS
Fakülteye geleli sadece üç ay geçmişti ve mimari restorasyon kürsüsüne yeni başkan seçilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Katı mizacıyla, öğrencilerinin nefretini şimdiden kazanmıştı.Aslında herkesten gizlediği bir sırrı vardı; yıldız korusunda unutulmuş esrarengiz hazineleri ortaya çıkarmak!

-Sayın profesör, bir kaç dakikanızı alabilir miyim?

+Tabi buyrun?

-Öz geçmişinizi gördüm ve açıkçası hayran kaldım hocam. Size kendimi takdim edeyim izin verirseniz: Ben Kerem Dursun, mimarlık tarihinde araştırma görevlisiyim. Ne zaman sizi görsem hep yoğun oluyorsunuz ve bu nedenle tanışma fırsatını şimdi bulabildim. Sizinle bir projeye katılmak istiyorum ama nereden başlamak istediğimi bilmiyorum.

(Karşısında duran adam kısa boylu fakat dimdik biriydi. Artık, onun yalnızca bir “asistan” olduğunu öğrendiğinde daha küçümser bir moda büründü. Fakat sol yüzük parmağında duran zümrüt yeşili yüzük son derece ilginçti.)

+Peki neymiş proje?

-Sizin de bildiğiniz gibi bu fakültenin yapımı II. Abdülhamit dönemine dayanıyor...

+Eee?


- Kendisi aynı zamanda yıldız korusuna Saray Tiyatrosunu inşa ettirirken hatıra defterine bir not düşmüştü...

+”her metre karesine altın döküldü”

-Evet evet ! Tam da bu işte... Hocam, ben bu sözün araştırmalarım sonucunda doğru olduğuna inanıyorum ve araştırmalarımı buna yoğunlaştırıyorum. Fakat bunu kanıtlayabilmek ve halkımıza sunabilmek için sizin yardımınıza ihtiyacım var efendim!

Prof. biraz şaşırmıştı, karşısındaki genç araştırmacının da bazı şeyleri bildiği apaçıktı. Fakat bir sorun teşkil ediyordu; eğer ortaya bir hazine çıkacaksa bunu kendisi almalıydı, bir başkası değil...

+Kerem, bunu başka kimseye söz ettin mi evladım?

-Hayır hocam, genelde neye yoğunlaştığımı belli etmemeye çalışıyorum. Bir keresinde üstü kapalı olarak konusunu açtmıştım ama espri ile geçiştirdiler.

+Güzel. Gel odama geçelim, kahve alır mısın?

Aralık ayının ortası geliyordu ve hava artık iyice soğumuştu. Sonraki haftalarda her Cuma akşamları ve pazartesi sabahları konuşarak yeni bilgiler ediniyorlardı. Son buldukları bulgu olağanüstüydü; bodrumla birlikte dört katlı olan mimarlık fakültesi 5. Bir kata da sahipti! Bir pazar gecesi okulda kalmaya karar verdiler. Saat 11.00’de güvenlikçiler genel teftişi bitirdikten sonra bodrum kata –tek tük öğrencinin maket hazırladığı dar ve uzun koridara- indiler. Prof, öğrencileri gördükçe için için dalga geçiyordu. Onun için en mükemmel maket bile kendisinin geçmişte yaptıkları kadar güzel olamazdı. Bütün bunları düşünürken;

-Hocam merhaba, siz bu saatte napıyorsunuz?

Dedi, iki kız öğrenci. Prof. Ne diyeceğini düşünürken Asistan cevabı yapıştırmıştı:

+Hadi işinize devam edin. Yarınki jürinizde soru sorma sırası bende biliyorsunuz.

Şimdi yapmaları gereken şey, senede bir kaç defa açılan genel arşiv odasına girmekti. Anahtarlıktaki en ufak anahtar bu odayı açıyordu, bulması zor olmadı. Kapıyı açarken tuhaf bir gıcırdadma sesi rahatsız ediciydi sadece. Zaten neredeyse hiç kullanılmayan bu kapının yağlanmasını beklememeliydi. İçeride irice bir dolap vardı ve yapmaları gereken şey ise bu dolabı kenara itip alt kapağı açmaktı.

-Bu bölmeyi düşünen her kimse iyi düşünmüş. Tebrik etmek lazım, ahhh amma ağır dolapmışş...

Profesör cevap verme gereği duymamıştı. Kafasını meşgul eden şey, aşağı indiğinde koruda unutulan eski hazineleri bulmasını sağlayacak belgelerdi. Fakat bunları bulsa bile asistana göstermeyecekti.

-Hocam, önden benim girmemi ister misiniz?

+Hayır, gerek yok. Ben kendim girerim, sen kapağı tut yeter.

-Peki hocam.

Buz gibi soğuktu, içeri düşen az miktar ışıkla bir ip buldu ve biraz çektiğinde belki de yüz yıllık bir ampülü yaktığını fark etti. Artık etrafı daha iyi görebiliyordu. Burası uzun bir koridordu fakat binanın genel yönünün aksine bu koridor yan tarafa doğru uzanıyordu. Hem sağda hem de solda boş masalar vardı. Çoğunun üzeri örümcek ağları ile kaplanmış ahşap masalardı bunlar. Koridorun sağına doğru yürümeye karar verdi. Fakat bir silüet dikkatini çekmişti. Bu silüet sanki sırtını dönmüş bir insanı andırıyordu. Birden donakaldı, daha önce yalnızca bir kez bu kadar korkmuştu. O korkusu da yine bu okulda öğrenciyken, jüriden önceki son gece olan yetiştirememe korkusuydu. Derken, asistan seslendiğinde “bir şey yok, bekle gelicem!”dedi ve silüete yaklaşmaya karar vermedi. Cesaretini biraz toparlayıp ona doğru sessiz adımlarla yürüyordu. Silüetin artık bir iskelet olduğunu fark etmişti ve sol arka çaprazına ulaşmıştı. Bir kolu masanın üzerinde duruyordu, Olamaz! Parmağında asistanın her zaman taktığı zümrüt yeşili yüzük var!

+Aman tanrımm! Bu da neeee?!
Kereeeeeem!

-İyi geceler hocam .

(Işık da kapak da aynı anda kapanır...)