2 /

aids

sigma
Artık eskisi kadar ciddi olmayan hastalık.
Anti hiv ilacı dahi üretildi, bu ilacı kullanarak hastalık kapma şansını -kan yoluyla ve cinsel yolla- neredeyse sıfıra düşürebiliyorsunuz.
Haricen de, hiv li bir bireyin -ilaç tedavilerini ihmal etmediği takdirde- bir süre sonra kanında hiv virüsü saptanmayacaktır yani kimseyi enfekte etmeyecektir. Fakat yanlış anlaşılmasın, bu kişi hala daha aids hastasıdır, sadece kanındaki virüs oranı yok denecek kadar düşüktür.
Yani, bu hastalıktan tamamen kurtaran bir tedavi yöntemi yok, fakat hastalığa yakalanmayı baştan önleyen ve hasta bireyin yaşam kalitesini düşürmeden uzun yıllar yaşamasına imkan tanıyan bazı ilaçlar üretildi ve hala daha üretilmekte.

Kısa süreli araştırmalar ve aids hastası biriyle sevgili olan bir arkadaşın aktardıklarıyla bu kadarını söyleyebilirim.

geceye doğru beliren sebepsiz huzursuzluk

biri hep aglayan digeri hep gulen iki hayat
içten sesler radyosunun cızırtılı sesinin içimize fısıldadıklarının bizde noksan bıraktığı duygu haline verilen isim. huzur noksanlığı...

burada sözü içselleştirerek bildiklerimi çok iyi ifade ettiği için kemal sayar'a bırakıyorum:

"içsel dinginliğe sahip değiliz. çok şeyler hayal ettik fakat çok az şeye sahip olduk.
evlerimizde sıcak sular var, daha geniş evlerde yaşıyoruz fakat içsel dinginliğe sahip değiliz. huzur hissine sahip değiliz. daha başka bir yerde daha iyi bir hayatın olacağı düşüncesi ruhumuzu sürekli yokluyor. bu da huzursuzluğumuzun sebeplerinden bir tanesi. çoğu insan iyi hayatın başka bir yerde saklı olduğunu düşünüyor. hani insanlar bir kaldırımdan gider "hay allah öbür kaldırım daha rahattı keşke oradan yürüseydim" derler. veya bir kuyrukta beklerler "yan taraftaki kuyruk daha hızlı ilerliyor" diye hayıflanırlar. buna şöyle bir fenomen adı veriliyor: benim olmadığım yerler yemyeşil fenomeni. olmadığımız hayatın daha cazip olabileceği yönünde tuhaf bir yanılsamaya sahibiz. yani içinde bulunduğumuz, gömülü olduğumuz hayatın hakkını vermek, onu doya doya yaşamak, onu güzellikle, huzur içinde yaşamak dururken başka bir yerde daha iyi bir hayatın bizi beklediğini düşünüyoruz. bir danışanım geçtiğimiz haftalarda şöyle bir şey dedi bana, çok ilginç geldi: ben hala benim içimdeki hayatı, kendim için biçmiş, özlemiş olduğum hayatı yaşamamış olduğumu düşünüyorum ve bu beni çok üzüyor dedi. işte bakın bu tamamen zihnimizden geliştirdiğimiz bir iç konuşma. "benim başka bir yerde başka bir hayatım olmalı, içimde bekleyen daha iyi bir hayat var! bunu yaşamadım dolayısıyla mutlu olmaya hakkım yok." bunu söylemeye başladığımız anda, içten sesler radyosu, hep bize kendimizle ilgili kötü şeyler fısıldar. o içten sesler radyosu çalışmaya başladığı zaman insanda huzur filan kalmıyor. kendimizi başka durumlarla, başka insanlarla kıyas ettiğimiz zaman huzurumuz kalmıyor. günlük hayat da bizden bir şeyler alıp götürüyor."

o halde şu içten sesler radyosunun sesini biraz kısmalı.

carpe diem

biri hep aglayan digeri hep gulen iki hayat
geçmişte romalı filozof horatius'un kullandığı mananın tepetaklak edilip tam tersi bir manada kullanıldığını ve böyle pazarlandığını gördükçe dudaklarıma acı bir gülüşün yerleştiği "felsefe".

bir kelime nasıl tepetaklak edilir? durumun vehametini izah etmek için somut bir örnek vereyim. şöyle:

enayi kelimesinin kökenine bakılırsa arapça ene kelimesinden geldiği görülür. "ene" türkçe "ben" demektir. kelimenin sonundaki "yi" eki nispet ya'sıdır.
nispet ya'sı bir kelimenin sonuna eklenen şeddeli bir ye harfidir. sonuna geldiği kelimenin son harfinin harekesi esre yapılır. bu şekilde elde edilen kelimeye “ism-i mensup” denir. bu şekilde elde edilen kelimeler bir kişinin, bir yere/kişiye/işe nispet edildiği anlamına gelir. ([http://www.arapcaogrenin.com/nispet-yasi/ kaynak])
bu durumda "ene-yi/ena-yi" kelimesi, esasında "bencil" anlamına gelen bir kelimedir. ki eskiden böyle kullanıldığı zamanlar olmuş. eskiden bencil insanlara enayi deniyor imiş. bencilliğini yüzüne vurmak için. fakat bugün kavram değişti, tamamen tepetaklak oldu. bencil insana enayi deniyordu ve "böyle olma" diye deniyordu. onları tanımlayıcı, "kendine gel" deyici bir ifadeydi. bugün ise çıkarının peşinde koşmayan, bencil olmayan insanlar için kullanılıyor. işte bir kelimenin tepetaklak olması böyle oluyor. onlardan bir tanesi de carpe diem'dir.

bu sözü doğru anlamalı: tasavvufta bu duruma ibnul vakt (vaktin evladı) denir. vakit esasında çok kıymetli bir şeydir. anda olmak önemli bir şeydir. eskilerin "huş der dem" dediğidir. yani: aldığın her nefesin farkında olmak, nefes ayıklığı.

ömür biraz düşündüğümüzde iki nefes arasındadır. ömür doğum ve ölüm nefesleri arasında cereyan ediyor. biraz daha düşünürsek iki nefes arasında olup biter küçük ömürlerimiz var. iki nefes arasındaki en kısa zaman diliminde de küçük bir ömrü dolduruyoruz. nefes alıp vermezsem ömrüm biter. nefes verip almazsam yine ömür biter. işte bu mantıkla eskilerin "huş der dem" dediği şey insana nefes ayıklığını öğütlüyor. nefesinin farkında ol diyor. yaşadığı her anın farkında olmasını öğütlüyor. o küçük ömürleri çarçur etmemesini, boş olanla uğraşmamasını, her vaktin sayılı olduğunu ve o her vakti kıymetlendirmek gerektiğini söylüyor. anı kıymetlendirmek bu anlamda çok değerli. fakat bugün bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: bugün, ki diğer entry'lere de bakılırsa amacına ulaşmış gibi duruyor, bu kavramı pazarlayanlar hedonistik bir dünyayı önümüze koyuyorlar. vur patlasın, çal oynasın, her anı lezzet parçacıklarıyla doldur diye öğütlüyorlar. fakat insan adaptasyon mekanizmasıyla bu lezzetlere de alışıyor. bir süre sonra eskisi kadar o lezzetlerden de keyif almıyor. dopamin devreleri doyuyor. işin komik ve acıklı tarafı carpe diem diyen romalı filozof horatius da "nefes ayıklığı" manasında kullanmıştı bu sözü. anın kıymetini bilmeyi, anda yaşamayı öğütlemişti. modern zamanlardaki anı kıymetlendirmekten çok kıymetsizleştiren yüzeysel yaşamayı, kâm almayı, takmamayı öğütleyen manalarından uzak; tam tersi derinliği, anı derinleştirmeyi, anı bir arkeolog gibi toprağı kazarcasına kazıp kayıp bir şehri ortaya çıkarmayı ve anı kıymetlendirmeyi öğütleyen bir manadır horatius'un öğütlediği.

diğer taraftan "carpe diem" diye pazarlanan günümüzdeki şey toplumsal bozulmayı başlatan birçok sebebi de oluşturuyor.

"insanlık ay'a gitti ama biz karşı komşumuza gidemiyoruz."

bütün bir ömrü sonunda omzumuza bir mutluluk kelebeği konup gelecek diye bekleriz. bunun reçetesini "mutlu olmak" başlığı altında bambaşka bir kıymetsizleştirici ile verirler. eczalarda satılmayan adi bir ilaçla güya hastalığımızı iyileştirirler.

şahsen ben bütün bir hafta cuma akşamı olsun da hafta sonu dinleneyim diye beklemiyorum.
bütün bir yılı yazın bir tatile gideyim diye de beklemiyorum. ki psikolojik birtakım çalışmalara göre her nedense tatilin beklentisi tatilden daha zevkli geliyor. tatile gittiğiniz zaman otelin suyu çalışmaz, güneş beklerken yağmur yağar. hayatta küçük kazanımlar yerine daima büyük zaferlerin peşinde koşanlar için huzur pek yoktur. carpe diem öğütleyicileri bizlere büyük zaferlerin hikayelerini anlatarak bizi gaza getirir. bütün huzuru büyük zaferlere zoom yaparak sunar. küçük kazanımlardan ziyade en iyi elbiseyi "bir daha gelmeyeceksin bu dünyaya" diyerek satar. böylece seni "zafere" ulaştırır.

içten sesler radyosunun cızırtılı sesi "senin istediğin hayat bu değil, tam olmadı sanki" diyen fısıltılar ile seni rahatsız eder oysa. tepeden iyi hayat diye vazedilen şey seni gün geçtikçe daha da huzursuz etmektedir. çünkü seni elindekileri satmak için baskılar ve kullanır: carpe diem! anı yaşa! günü yakala! saati yakala! hiçbir şeyi kaçırma! hiçbir şeyden geri kalma! böylece bir dezenformasyana maruz kalırız. tıpkı enayi kelimesi gibi.

çünkü saati yakala sloganı altında sana dayatılan şey aslında kendine ayırman gereken zamandan götürüyor. doğrusunu hiç anlamamış birey saati-anı yakala diye pazarlayan sese kulak kabartıp "anı yakalayacağım ama iş var" diye cevap veriyor ve kendine vakit ayırmak için sadece tatil vakitleri kalıyor. fakat kendi iç dünyasına o kadar dönüp bakmamış ki tatil olduğunda iç dünyasında biriktirdiği çamur durgun suyu kirletiyor. vakit bulduğunda ilk olumsuz şeyler çıkıyor dışarıya. tuhaftır ki tatil günlerinde edilen kavgaların neticesinin boşanma olduğu birçok da vaka vardır.

sözün özü "carpe diem" ama "doğru carpe diem".

huş der dem, nefes ayıklığı anlamında carpe diem. küçük ömürlerimizin dahi farkında olduğumuz bir anı yaşamak bu.

yazı yazmak

biri hep aglayan digeri hep gulen iki hayat
bir vecd halinde yazdığın bir metni bir daha okuyarak düzeltme olayıdır. kısalık yeteneğin kardeşidir. silecek bir şey kalmadığında mükemmel metin ortaya çıkar. bu da olabilecek metinler arasında en soyut haldekidir. bu yüzden hegel'in sanat piramidinin en üstünde şiir gelir. çünkü şiir maddeden en soyutlanmış olanıdır. bu piramitte ne kadar madde varsa, o kadar alttasındır. bu yüzden şiir en üsttedir. bir kısmını anlatıp hepsini tahmin ettirmek mükemmel metinlerde görülür. mükemmel metinlerde okuyucunun keşfetme kabiliyetine hürmet vardır. bunun içindir ki ima ve sezdirme ile geçilir. ipuçlarını verip bırakır, kâşife kapı aralar. kapının kolunu indirir bırakır, dileyen kapıyı açar girer.

(bkz:cevamiu'l-kelim)

dışlanmak

biri hep aglayan digeri hep gulen iki hayat
cahilin dışlamasında alim kimse için "sen kimsin amınakoyim" dediği ve onu bunu "siklemediği" bir eşik olsa da bunun haricindeki -özellikle çocukluk çağlarında yaşanılanları- genelde çoğu insan için boş veriyormuş, umursamıyormuş gibi yapsa da o tür bir "dışlanmak" şu hayatta insana kendisini küçücük hissettiren ve hiç unutamadığı birtakım çocukluk sancıları bırakan berbat tecrübeler bütünüdür. özellikle çocuklukta yaşadığı dışlanmışlık onulmayacak yaralar bırakır. (yemin ediyorum okuduğum üniversitedeki bir profesör çocukken dışlandığı için hala öz güveni olmadığını, bunları unutamadığını söylemişti)

büyüdüğünde bile bu iç kırıklığını, her an doldu dolacak gibi bakan gözlerini, derinlerde duran çocuk ruhunu bu hale aşina bir ruh kolaycacık görüverir.
ne kadar büyüse de olgunlaşsa da insana o yaşında, o halinde bile kendini olduğundan farklı göstermek, kabul görebilmek, sırf bir kez olsun başarıyı tadabilmek için -tatmış olsa bile (profesör gibi) ya da başarısızlığın da insanî bir durum olduğunu bilse bile içsellestiremediği için- hala çocukça utanacağı yalanlar söyletir dışlanmışlık. bunu niye yaptığına anlam veremese de bir anda yapıverir işte. pişman olur yalanlarından ama zayıftır yine de yapar böyle şeyler. hatta bazen o kadar üç kağıtçı yöntemlerle gösterir ki kendini. bir terzi gibi göstermez dikerken ipliği. öyle ustaca yapar ki insanlar bu halde bir zayıflık değil bir öz güven görürler oysa tam tersidir. zayıftır, yalandır. entelektüelleştirir hatta bazen. savunma mekanizması hani, entelektüelleştirme. uzun, karmaşık cümleler. anlaşılmazlığın arkasına sığınıp bunu insanların suçuymuş gibi göstermek. bu da bir sığınak olur kimilerine. hastalığının ismini bilse de böyle yaşamaya mahkumdur. ergenlik, orta yaş bunalımı, bütün o savunma mekanizmaları ya da her neyse... iyi bilir, çok iyi bilir. psikolog da olabilir günün birinde ama kendi kendini tedavi edemez. hem bedavaya, parasızayken. bu aşağılık ruh hali insanı hayatının ufak bir kesitine hapseder, unutamamak şehrinde yaşamak zorunda bırakır. hem gerçek anlamda hem mecaz anlamda dayak yediği bir anı defalarca yaşatır. bir gün kollarına güç gelse de hiçbir fitnessçı 'tutunabilmek gücünü' veremez ona. ilgi çekmek için hasta numarası yapan çocuklar kadar açtır ilgiye, sevgiye. zayıftır, güçsüzdür, muhtaçtır. takdir edilmeye, övülmeye, sevgiye... en yaşlısı bile bir çocuktur hala ve hatta bebek. ilgi bekler, ilgilenilmek ister. bir çocuk gibi beğenilmek ister. bir çocuk gibi yalanlar söyler ilgi çekmek için, kamufle eder incinmişliğini. orada takılı kalmıştır çünkü, beğenilmeye, takdir edilmeye, onaylanmaya, aferin'e muhtaç olduğu o çağda bu ihtiyacını karşılayamamıştır.

acemi, toy bir "dışlanmış" beğenilmediği her durumu ortadan kaldırır, yok eder, siler bu yüzden. biraz daha tecrübelisi kaldırmaz; ama umursamadığını, asi biri olduğunu insanların gözüne gözüne sokar "heee umrumda değil ki benim! size ihtiyacım yok ki!" der. bu da sırıtır. işin orospusu olmuş bir "dışlanmış" ise, yani biraz daha mürekkep yalamışı, öyle umursamaz, öyle umursamaz ki cidden de cool görünür o haliyle, bilgiç ve asil, seçilmiş bir yalnızlıkta yaşar: "yaşasın onun asil yalnızlığı". bu hali kendisi tercih etmiştir, zorunda değildir onların dayatmalarına uymaya ve profesyonel bir yalancıdır. daha da ilerlemişi, tecrübelisi mi demeli artık bu konu üzerinde konuşabilecek kıvama ulaşmıştır. durumun farkındadır. inkar yoktur. zaaflarını çatır çatır söyler. bu zayıflıklarının "orospu çocuğu ile insan arasındaki bir ara form" tarafından alaya alınacağını, hatta kullanılacağını bilse de söyler. "böyleyim" der. iç döker. özentiyim, beğeniye muhtacım, hastayım der. "çocukken bir keresinde" diye başlayan anılar anlatır. oysa bunların hepsinde ortak tek bir renk vardır: sevgisizlik. bal gibi de muhtaçtırlar. bal gibi de istiyorlardır onaylanmayı. kimi instagramında fotoğrafı beğenilsin istiyordur; kimi yazdığı bir yazı okunsun. öyle olmasa niye o kitabı çıkarsınlar, niye o fotoğrafı koysunlar değil mi? franz kafka bile en yakın arkadaşı max brod'a "ben ölünce yak bunları" derken belki de "yakma" demek istemiştir. kim yakılmasını ister ki? belki de max brod bunu bildiği için arkadaşı ölünce yakmamıştır onları; aksine yayınlamıştır. ne franz kafka ne de şu abla seçmemişlerdir anlayacağınız bu yalnızlığı. zorunda kalmışlardır. zaten kim neden seçsin ki yalnızlığı? huzur mu? bazen evet. ama hep değil. yalnızlık aklının ve vicdanının uyuştuğu, hissettiklerine bön bön bakmayacak bir tek insanla tedavi edilebilecek iğrenç bir hastalıktır oysa. buna dost diyorlar. kalabalık instagram takipçilerin arasında bulamayacağın bir dost. bazen bir dost da yalnızlığını engelleyemez tabi ama. çaktırmadan ne kadar sosyal; ne kadar lider, mangal başı; ne kadar komik olduğunu duyurmaya çabalasan da itilirsin bu merdivensiz kuyuya.

onun için üçüncü sınıf şair kırmalarının bu kendilerini cool göstermek için götlerinden uydurdukları "seçilmiş yalnızlık" teranesine götümüzle gülmeli aslında. çünkü bilirler içten içe insan sosyal bir hayvandır. gerçi kimi de insan yalanlayan bir hayvandır diyor. el hak ikisi de doğrudur. insan içinde bulunduğu acıklı hali bir tercih gibi göstererek yalanlar durumunu, gizler bu habis ruhu, göstermez ipliği.
(belki de insan tutarsız bir hayvandır. ya da belki de insan kiminin dediği gibi yalnızca hayvan oğlu hayvandır. kim bilir?)

hem şık kıyafetleri, yapılmış saçları, dik duruşu olsa da ufak bir ima ile bu güçsüz taraf, bu hem kendine hem başkalarına güvensizlik hali kendini gösterir ansızın. ağlamaklığa yakın acı bir gülüşle uzun bir gece başlar böylece.

bir gün kendisinden utanıp, ne bileyim ayakkabısı hakkında ya da ufak bir şey, yalan söyleyen bir küçükle karşılaşır. hep çok acıklı gelir artık öyle sahneler. o acıyı anlar, hatta hisseder,
küçümsendiği, dışlandığı günlerden bilir..
onun için yakalamaz bu yalanları. yakalanırsa yalanı eğer bir dışlanmışın... o çaresizlik, kimi zaman hırçınlık anı... pek acıdır. bir güzel yer yutar o yalanları o yüzden biraz gelişkini, büyümüşü.

işte o sahnede bu yalnız, bu iğrenç dışlanmışlık şehrine terk eden, onları böyle bırakan kim varsa; dayısı, teyzesi, arkadaşı, anası, babası, danası kim varsa ağız dolusu söver.

daha kötüsü,
sevemez... güvenemez...

daha da kötüsü sevilmez... güvenilmez...

iki şeyin kıymetini bilir aslında ama: sevgi, güven. çoğunun götüyle güleceği iki şey.

bulursa birisinde bağlanır, unutamaz. herkeslerden gizli saklar hatıraları. biriktirir, atmaz anıları. bildiğin hastadır yani, bildiğin psikopat, manyak, tuhaf, anormal.

gerisi yılgınlık, tatsızlık, tuzsuzluk, dışlanmışlık.

yaşamaksa eğer, böyle yaşar...

(bkz: ne kadar dışlanırsan o kadar içlenirsin)
2 /